Giresun Işık Gazetesi -
$ DOLAR → Alış: 3,52 / Satış: 3,53
€ EURO → Alış: 4,13 / Satış: 4,15
kuşadası escort
bursa escort
ümraniye escort
izmir escort

OSMAN AĞA ALİ ŞÜKRÜ BEY’İ ÖLDÜRMEDİ

Teoman ALPASLAN
Teoman ALPASLAN
  • 27.11.2015

OSMAN AĞA ALİ ŞÜKRÜ BEY’İ ÖLDÜRMEDİ: [İFTİRALARA DELİLLERİYLE CEVAPLAR]

Bilindiği üzere, 27 Mart 1923 günü akşamı, I.TBMM, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey kaybolmuş ve aradan dört gün geçtikten sonra cesedi aşağıda anlatılacağı üzere bulunmuş ve cinayet maalesef elde hiçbir somut delil olmamasına rağmen Osman Ağa’ya yüklenerek, bu ana kadar her türlü iftira resmi ve gayri resmi belge, yazı ve dokümanlarda yer almıştır.

Şimdi kronolojik bir sırayla olayı birlikte okuyalım:

Ali Şükrü Bey’in kaybolduğu, (kayboluşundan bir gün sonra) 28 Mart 1923 tarihinde hükümet tarafından “olay” bilindiği halde, kamuoyundan gizlendi ve ertesi gün Meclis’te, “arkadaşları kaybolduğunu” söyleyince açıklama yapıldı.

Ahmet Emin Yalman’ın sahibi olduğu Vakit Gazetesi ise, çok daha değişik bir senaryo yazmıştı;  “Etrafta deveran (dolaşan) eden  rivayete (söylentiye) göre Ali Şükrü Beyle Osman Ağanın araları öteden beri açık imiş. Osman Ağa gazete okumadığı halde Ali Şükrü Beyin sahibi ve muharriri bulunduğu Tan Gazetesini okutur dinlermiş.

Merhumun zihniyetine vakıf olanlar pek ziyade canını sıkan bir makaleden dolayı Osman’ın derin bir infial hissederek bu katli tertip eylediğini zan ve tahmin eylemektedirler.”

Buna ise “pes yahu!” denilir. Canını sıkan bir makaleden dolayı Osman Ağa cinayet işlemiş.(?) Bu senaryo, nedenleri ilerleyen sayfalarda anlatılacağı üzere, kesinlikle doğru değildir.

İleri Gazetesi ise, “Trabzon mebusuna  kıymakla  Osman  Ağa şahsi  intikamlarına  mağlup oldu”  diyerek, olayın şahsi intikam işi olduğunu belirtmekte, bu şahsi intikamın (?) ne olduğundan ise bahsetmemektedir. Bu yorumda doğru değildir.

Çünkü, Ali Şükrü Bey’i Osman Ağa’nın evinden çıkmasından sonra gören yoktur. Sadece, Osman Ağa’nın sağ kolu olan Mustafa Kaptan’ın tutuklandığında, “yediler, içtiler, Ali Şükrü Bey ondan sonra nereye gitti bilmiyorum[1] beyanı vardır.

Bu sözden çıkan sonuç, Ali Şükrü Bey’in salimen Osman Ağa’nın evinden ayrılmış olduğudur.

Ayrıca, Mustafa Kaptan, Ali Şükrü Bey cinayetinde tutuklanmış, yargılama sonunda serbest bırakılmıştır. Cinayeti Osman Ağa işlemiş olsaydı, sağ kolu olan ve Ali Şükrü Bey’i evine getiren Mustafa Kaptan’ın, “suça katılmaktan ve işbirliğinden” ceza alması gerekiyordu.

Osman Ağa katletti” şeklindeki sözlerin tamamı, “çok iyi hazırlanmış bir PR (kamuoyu oluşturma) çalışması” ürünüdür. Önceden planlanan cinayet, kusursuz olarak yapıldıktan sonra, olayı kimse görmediğinden “Osman Ağa öldürmüş”, “Osman Ağa boğdurmuş”, “Osman Ağa katletmiş”, şeklinde değerlendirmeler yapılmış ve bunlar “aklın ve acaba öyle mi şüphesinin” yerine almıştır.

Bu sözler, Osman Ağa ile Ankara’ya gelen Giresunlu muhafızların da akıllarında kalmıştır. Çünkü, onlara da “olayın tanığı olmadıklarından dolayı” duyduklarının doğru olduğunu zannederek  bu sözleri söylemişlerdir.

Kimse “deliller üzerinden” bu işe kafa yormamış, “acaba neden?” sorusunu  Sn. Hamza Malkoç’un hazırladığı yüksek lisans tezine kadar sormayı aklına bile getirmemiştir.[2]

İlk defa bu soru, Ord. Prof. Dr. Reşat Kaynar’ın danışmanlığında, 1994 yılında Hamza Malkoç hazırladığı “Giresunlu Osman Ağa[3] yüksek lisans tezinde haklı olarak “bilimin gereği olarak” sormuştur.

Ancak bu sorunun cevabına çok az sayıda insan kulak vermiş, alışılagelen ve “çok iyi hazırlanmış ve planlanmış bir PR (kamuoyu oluşturma) çalışması” ürünü olan, “Osman Ağa öldürmüş”, “Osman Ağa boğdurmuş”, “Osman Ağa katletmiş”, ifadelerine itibar edilmeye devam edilmiştir.

Aradan, tam tamına 88 yıl geçtikten sonra, Hamza Malkoç’un sorduğu sorudan hareketle, kesin delillere dayanarak cinayetin “Osman Ağa tarafından işlenmediğini” kesin olarak kamuoyuna duyuruyoruz.

Bu duyuruyu yapmak, adını gururla taşıdığım, ilk Milli Mücadele direnişçilerinden olan ve Osman Ağa “şehit edildiği” zaman, cinayet mahalli olan Çankaya Asker Eğitim alanında bulunan dedem, silah arkadaşları, Giresunlu mücahitler ve tabiî ki Osman Ağa için bir vicdan borcudur.

Bir şeyi daha, Mustafa Kemal’in muhafızının torunu olarak belirtmek istiyorum; Ali Şükrü Bey ve Osman Ağa cinayetinde, asla ve kata Mustafa Kemal’in en ufacık bir iması bile kesinlikle yoktur. Her iki cinayette, İsmail Hakkı Tekçe ve adamları tarafından “bilinçli olarak planlanarak” işlenmiştir. Bundan amaçları ise, koltuk sevdasıdır. Mevkilerini koruma sevdasıdır.

Yani, Kraldan çok kralcılıktır!

Bunun en bariz örneği 12 Eylül 1980 darbesidir:

“Atatürkçülük” adına 12 Eylül Darbesini yapan Cuntanın amacı ülkemizi bölge valiliği adı altında eyaletlere bölmekti.

Bunu Cunta Hükümetinin başbakanı olan Bülent Ulusu 27 Eylül 1980 tarihinde açıkladığı Hükümet Programında açıklarken, önce “Büyük Atatürk’ün bize emanet ettiği, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyet” şeklinde “peçeleme” yaparak yine Atatürk’e sığınmış ve şunu açıklamıştır:

“Atatürk ilkeleri bir tarafa bırakılmış, yeni nesiller Atatürk milliyetçiliğinden, milli şuur ve ülkülerden habersiz kalarak, yabancı ideolojilerin etkisine terkedilmiştir”[4] ve amaçlarını açıklamıştır:

“Mazisi yüzyıllara dayanan Türk idare yapısı, şartların değişmesiyle, yeniliklere ve ihtiyaçlara ayak uyduramayarak eskimiş, ekonomik ve sosyal gelişmelerin gerisinde kalmıştır.”[5]

Şartlara uyum sağlayamayan Türk idaresi Cunta’ya göre

“kamu yönetiminde; aşırı merkeziyetçilik, görev, yetki ve sorumlulukların dağılımında dengesizlik yaratarak, normalin çok üstünde istihdam, âtıl kapasite, verimsizlik, lüzumsuz formalite ve kırtasiyecilik hastalıkları meydana gelmiştir.”[6]

Cunta’nın çözümü de hazırdı:

  1. “Kamu idaresindeki aşırı merkeziyetçilik yerine; mülki ve mahalli idarelerin yetkilerinin artırılması sağlanacaktır.
  2. Vatandaşın, her işini Ankara’dan halletme zorunluğu kaldırılmaya çalışılacaktır.
  3. Bunu sağlamak üzere taşrada yeni bir teşkilatlanmaya gidilecek, kurulacak bölge idareleri, özellikle mali, ekonomik ve teknik konulardan başlanarak devlet hizmetlerinin işleyişini kolaylaştırıcı yetkilerle teçhiz edilecektir.”[7]

Kurulacak bölge idarelerinin kılıfı ise, “Atatürk ilke ve devrimlerine olan bağlılığın tam şuurunu yerleştirmek ve geliştirmekti.”[8] Bunu yapmak için “Atatürk Milliyetçiliğinden hız ve ilham alarak, milli mücadele ruhunu yeniden canlandırmayı”[9] planlamışlardı.

Sonra ne oldu dersiniz? Mili Mücadele Ruhunu yeniden canlandırmak isteyen Cunta yönetimi, “her türlü baskı altında Milleti Atatürk’ten gına getirecek her türlü göz boyayan uygulamayı yapmış, sonunda 4 Ekim 1983 tarihinde “Bölge Valiliği Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” yayınlamıştır.[10]

Bu kararnamenin gerekçesi “kamu hizmetlerinin görülmesinde verim ve uyum sağlamaktı.”  Bunu yapabilmek içi ülkeyi sekiz bölgeye (eyalete) ayırmışlardı. Bu bölgelerin yönetim merkezleri  ise Erzurum, Diyarbakır , Adana, Kayseri, Ankara, Konya, İstanbul ve İzmir’di.[11]

Aradan 33 yıl geçtikten sonra, 2013 yılında yaşananlar ve önerilen yapılanmanın altyapısının aslında 1980 darbesi ile atıldığı gün yüzüne çıkmaktadır.

Burada Cahit Kayra’nın “Marjinal Ekonomi Teorileri”[12] kitabında açıklanan, Murat Katoğlu’nun “Tomruk” teorisine olaya tıpatıp uymaktadır: Şimdi sözü Murat Katoğlu’na bırakalım:

“Bu teorinin kaynağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş olayının içinde yaşadığı ortamdır. 1923’e kadar yaşanan dönem savaş dönemidir. Bu dönemde tomruk, kereste, lata, pedavra tahtası, ceviz, gürgen, meşe, kavak, söğüt, şimşir, kızılçam, ladin filan hep birlikte bir amaç için çalıştılar. Yaptıkları iş, savaşmaktı. Tüfek atacaksın. Top atacaksın. Düşman siperlerine hücum. Bilinen ayrıntılar.”

Mustafa Kemal Ankara’da Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken yanında kendisine yardımcı olanlar arasında TOMRUKLAR da vardı. Yontulmamış, kabukları üstünde Tomruklar… Gerçi bazıları pekâla olduğu gibi işe yarayabilir. Mesela vapur iskelelerinde tampon gibi kullanılabilir. Ama tümü ile bunları kullanmak için bir şeyler düşünmek gerek.

İşte Mustafa Kemal’in yaptığı bu. Bunlar tomruk olarak kullanılamıyor. Aslında Tomruk, ama İyi Niyetli Tomruk  bunlar, çare bulunabilirse, çok işe yarar hale gelebilir. Bu nasıl olacak? Mustafa Kemal onu da düşündü. Tomrukları hızarlarla kestirdi.”
(…) gide gide yelpazeye göre yerlerini aldılar. Aralarında yongalar, tozlar, talaşlar da çıktı tabii.

Ha… bir de çok yağlı, reçineli olanlar da var… Onlardan da yalakalar çıktı. Kimi tek başına, kimi Yalaka Hanedanı kurdu…”[13]

Yağlı reçineler zaman içinde “sözde Atatürkçülük” adı altında Kuvayi milliye Destanını yazan ve gerçekleştiren “Kuvayi Milliyeciler’in torunlarının” kalplerindeki Atatürk ve Yurt sevgisini azaltmak için ellerinden geleni yapmışlardır.

İşte o zamanların yağlı, reçineli olan tomrukları Ali Şükrü Bey cinayetinin planlamasından, uygulanmasına kadar işin içindedir.

Ali Şükrü Bey, kayıkçılar Kahyası Yahya’yı öldürenin de (İsmail Hakkı Tekçe yerine) Topal Osman Ağa olduğunu zannediyordu. Aslında Yahya’yı öldüren, Muhafız Tabur Komutanı İsmail Hakkı Tekçe’ydi.[14] Yanına aldığı iki adam ise Giresunluydu. Bu iki adam ya hiç konuşmadı. Belki de onlar değildi.

Çünkü, Tevetoğlu’nun, “Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar” kitabının 247. ve 248 sayfalarında bir görgü tanığının yıllar sonra olayla ilgili beyanları vardır.

Bu görgü tanığı, “kilot pantolon, sivil ceket, yakasız gömlek giymiş, ellerinde mavzer, iki orta boylu tıknaz insan Kıran’ın altındaki şerit yoldan ve önümüzden telaşsız fakat azimli bir yürüyüşle gelip geçtiler. Kurumuş dere yatağındaki köprüden karşı sırta Polita yoluna yürüyüp gittiler[15] demekte ve az sonra da cinayetin işlendiğini belirtmektedirler.

Acaba bu iki adam kimdi? Burası çok karanlık. Gerçek olan ise Yahya Kahya’yı İsmail Hakkı Tekçe’nin öldürmüş olmasıydı.  Hatta bazıları daha da ileri giderek, “Topal  Osman’ın  eşyalarını  bir  arabaya  yükleterek  etrafa  bir  müddet Mustafa Kaptanın  evinde  kalacağını  söylediğini  aslında  arabayla Ali Şükrü Bey’in  cesedinin  evden çıkarıldığını”[16] yazacak kadar, (elde hiçbir delil ve görgü şahidi olmadığı halde) ileri giderek “cinayeti Osman Ağa” üzerine yıkmışlardır.

 

Hükümet’ten Önce “Öğüt Gazetesi”

“Enver Behman Şapolyo, Mustafa Kaptan’ın Kuyulu Kahvehane’ye gelerek Ali Şükrü Bey’i Osman Ağa’nın evine götürdüğüne şahit olmuştu. Ali Şükrü Beyin kaybolması üzerine Öğüt Gazetesi yazı işleri müdürü, Sadri Etem ile birlikte ilk senaryoyu yazmaları ile bütün gözler Osman Ağa’nın üzerine çevrildi.

Enver Behman Şapolyo, “Milli Mücadele’nin İç Alemi” adlı eserinde bu olayı şöyle anlatmaktadır.”[17]

“Aradan bilmem kaç gün geçmişti. Öğüt Matbaasına çalışmaya gittim. yazı işleri müdürü Sadri Ethem, Enver Behman Şapolyo’ya;

-“Haberi var mı? Senin Şükrü Bey tegayyüp etti?”

-“Şükrü Bey’e ne olmuş?”

-“Kayıp olmuş ortalıkta yok!”

Deyince,

-“Geçen gün beraberdik, ikindi vakti idi. Mustafa Kaptan’la beraber balık pazarına doğru gittiler”

Deyince,

-“Doğru mu söylüyorsun? Düğüm çözüldü, Meclis kaynıyor, bu havadisi yazalım!” dedi.

Nitekim bu havadisi yazdık, ortalık birbirine karıştı.

“Ali Şükrü’yü Osman Ağa öldürmüş” diye, muhalefet, Başbakan Rauf Orbay’ı sıkıştırmaya başladı. Mustafa Kemal’den şüphelendiler.

Bu havadis Öğüt Gazetesi’nde çıkınca, Osman Ağa’nın adamalarından iki kişi matbaaya bizi öldürmek üzere gelmişler. benim haberim yoktu. Mustafa Necati’ye rastladım;

-“Behman, ortalıkta dolaşma, Lazlar seni ve arkadaşını arıyorlar!” dedi. Ben ve Sadri Etem ortalıkta görünmedik.”[18]

Lazlar diye bahsedilen, Giresunlu iki muhafız, Enver Behman Şapolyo ve Sadri Etem’i, cinayeti Osman Ağa’ya yıkacak şekilde haber yaptıkları için aramaktadır.

Tahmini bilgilerle suç Osman Ağa’nın üzerine atılmıştı.[19]

 

Osman Ağa’nın Sağ Kolu Mustafa Kaptan Tutuklanıyor: 1 Nisan 1923

“Kuşkular, yüzde yüz Çankaya’nın muhafızı, Giresun alayının kahramanı Yarbay Topal Osman üzerinde toplandıktan sonra, bu işin çözümünü bir onur sorunu yapan Bakanlar Kurulu başkanı (ki sonradan Mustafa Kemal’e muhalif olacaktır) Hüseyin Rauf’un buyruğuyla Topal Osman’ın en içten adamı, el altından polis müdüriyetine götürüldü:

-“Kaptan, sen de Meclis’in muhafızlarından sayılırsın, şu işte bize yardım et. Baksana Ali Şükrü Bey’i bir türlü bulamıyoruz. Ankara gibi bir yerde nereye gider? Sen ne dersin bu işe?”

Mustafa Kaptan, ilkin hiçbir şey bilmediğini söylediyse de, biraz gözdağı verilince, ağzından baklanın ucunu çıkarmaya başladı;

-“Vallahi, benim bildiğim, Osman Ağa, Ali Şükrü Bey’i evine yemeğe çağırmıştı. Salı akşamı, Ağanın buyruğuyla ben Ali Şükrü Bey’i eve götürdüm. Ama, bir kötülük filan yoktu. Ağa, öteden beri Ali Şükrü Bey’i sever. O akşam da kapıda karşıladı. Buyur etti. “Hoş geldin, sefa geldin, çoktandır beni unuttun. Göreceğim geldi. Böyle hemşerilik olur mu? Evim senin. Biz, kardeş sayılırız, Ali Şükrü Bey” diye içeriye aldı. Sofra da kurulmuştu . Herhalde yediler, içtiler. Ali Şükrü Bey ondan sonra nereye gitti, bilmiyorum.”[20]

Polis, ilk değerli ipucunu ele geçirmişti. Demek ki Ali Şükrü’nün en son görüldüğü yer, Topal Osman’ın eviydi.

Mustafa Kaptan’ın tutuklanışı, Topal Osman’ın Papazın Bağı denilen yerdeki evi sıkı bir kordon altına alındı. Topal Osman saklanmakla hemen sanık durumuna düşmüştü.

…Şimdiye dek Ankara’nın bir çok kalburüstü, komiteci, Kuvayi Milliyeci (vatanperver) elebaşlarının en itibarlı konuklar olarak girip çıktıkları bu ev, bugün ulusal bir caniyi saklar görünüyordu.

Fuat Bulca, Rize mebusu Rauf, Yenibahçeli Şükrü, Kılıç Ali, Gazi’nin içten adamları olarak bu evi eskiden beri böyle içerden göz  hapsine almışlardı.”[21]

“Tahmini bilgilerle suç Osman Ağa’nın üzerine atılmıştı. Mustafa Kemal Paşa, muhafızı Osman Ağa’ya Ankara Merkez Kumandanlarından Rauf Bey ve Başyaveri Salih Bozok Bey’i gönderip, “cinayeti kendisinin işleyip işlemediğini söylemesini” istemişti. Osman Ağa, “kesin olarak bu cinayeti kendisinin işlemediğini böyle bir işi kesinlikle yapamayacağını ve yapmadığını” söylemişti.”[22]

Mustafa Kaptan’ın göz altına alınmasından sonra, Osman Ağa’nın evine gidip araştırma yapmak isteyen zabıtaya, Osman Ağa nezaketle müsaade etmişti.[23] Evde hiçbir şey bulunamamıştı.

Ankara Merkez Kumandanı Rusuhi Bey, Osman Ağayı takip için bir müfreze gönderdiğini, fakat Ali Şükrü Bey cinayeti ile Ağa’nın ilgisinin kesin olmadığını, fakat şüphe uyandırdığını beyan etmiştir.”[24]

Ali Şükrü Bey’in sahibi olduğu Tan Gazetesi ise, 30 Mart 1923 tarihli, 61. sayısında, Ali Şükrü Bey’in kaybolmasını okuyucusuna duyurmuş ve “Ali Şükrü Bey’e ne Oldu?” başlığını atmıştır. Yazıda, “Salı günü (27 Mart 1923) Saat:04.00 sularında Ali Şükrü Bey, beraberinde birisi olduğu halde bir yere gitmek üzere paltosunu giyip, kalkmış ve ondan sonra bir daha hiç kimse kendisini görememiştir.”

 

Ali Şükrü Bey’in Cesedi Bulunuyor:

1 Nisan 1923, Saat:15.30[25]

Hakimiyet’i Milliye Gazetesi ise, 2 Nisan 1923 tarihli sayısında, “1 Nisan 1923 akşamı Dikmen Bağlarının ilerisinde tesadüf edilen cesedin, Ali Şükrü Bey’in cesedi olduğunu” yazmaktadır. Cesedin tam olarak ulunduğu yer Dikmen Deresi’nin tam başlangıcı, doğduğu yerin yanıydı.[26]

Kazım Karabekir Paşa’da 1 Nisan 1923’te Ankara’ya gelmiş olup, aynı tarihli Hakimiyeti Milliye Gazetesi’nde, Ali Şükrü Bey’in ortadan kaybolması hakkında, “tahkikatın ehemmiyet ve süratle ilerlemekte olduğu ve şimdiden bir çok esasların elde edildiği” haberi verilmiştir.

Ali Şükrü Bey’in kaybolmasından iki gün sonra, hükümet ölmüş olduğuna karar vererek, Ankaralı Mülazım Kemal Bey’i cesedi bulmakla görevlendirmişti. Cesedin saklanabileceği o kadar çok yer varken, Kemal Bey “cesedi nereye gömebilirler?” diye düşünüp tahmin ederek, Mühye Köy’ü civarına yönelmişti. Kemal Bey’in emrinde çok sayıda zabıta olmasına rağmen, cesedin yeri zabıtalar tarafından değil de Kemal Bey tarafından belirlenmiştir.[27]

Ali Şükrü Bey’in sahibi olduğu Tan Gazetesi ise, 2 Nisan 1923 tarihli, 63. sayısında, “Ali Şükrü Bey’in cesedinin Dikmen’den bir buçuk kilometre kadar ileride Kırşehir yolu civarında bir köy yakınında, gurubdan (güneşin batmasından) iki saat evvel bulunduğunu, ve Merkez savcısı Fehim Ziya, Merkez Kumandanı Rusuhi, Polis Müdürü Neşet, Jandarma Alay Kumandanı Ali Rıza, Savcı yardımcısı Nazım, Merkez Sorgu Hakimi İsmail Hakkı, Adli Polis reisi Beşir ve Siyasi Şube reisi Hüseyin Avni’nin gelmesi ile bulunuşundan bir saat sonra (guruba bir sat kala) naaşın incelendikten sonra, Guraba Hastanesi’ne kaldırıldığını”  bildirmiş ve olayı şu şekilde yazmıştır.[28]

“Beş günden beri Ali Şükrü Bey’in cesedini veya kendini aramakla meşgul bulunan Ankara Jandarma harici takımı kumandanı Kemal Efendi, şehir dışındaki kuyu ve derelerin taharrisinden bir semere elde edemediğinden, eskiden beri bir takım meşum hadisata sahne olan ve şehre iki saat mesafede Mahya (Mühye) Köyü üst tarafında Gökdere nam mevkide bir araba izi elde ederek bunu kemal-i maharetle takip etmiş ve bilahare izi kaybetmiş ise de izin kaybolduğu mevkide şüphesi artmış ve maiyetindeki efradı etrafa dağıtarak taharriye devam ile, kendisi de araba izinin kaybolduğu noktada gördüğü ayak izlerinden kumsal ve yumuşak bulunan bir mahalli ayağıyla eşmeye başlamış, aynı anda efradı çağırarak, hayvanlardaki alaturka üzengileri bu hususta kürek gibi istimal etmiştir.

Hafriyat neticesinde, bir insan cesedinin ayak kısmı meydana çıkıvermiştir. Bir müddet sonra Ali Şükrü Bey’in naaş-ı mübareki büsbütün meydana çıkmıştır. Naaş hemen jandarma neferlerinden birinin yamçısına sarılarak civardaki Mahya (Mühye) Köyü’nden celb edilen birkaç kevil ile kariye-i mezkur (Mühye) camiine getirilmiştir.

Memurin-i resmiye tarafından (yapılan incelemede), naaşın paltoya sarılmış ve fakat beyaz ketenden büyük bir torbaya konulduğu, ayak tarafından iple bağlanmış olduğu ve baş tarafta haricen kan lekeleri bulunduğu görülmüştür.

Torba açıldı. Ali Şükrü Bey’in ayağındaki botlar meydana çıktı ve nihayet naaş da büsbütün görüldü. Şehid-i mağfurun sağ eli göğsü üzerinde ve yüzüğü parmağında, sol eli altında bükülmüş, ve avucunun içinde şüphesiz katillerle boğuşurken tuttuğu sandalyenin hasırları, yakalık ve boyun bağı ceketi üzerinde ve yalnız göğsü, karnı boğuşurken açılmış, ceketin cepleri, astarları parçalanmış idi. Şükrü Bey’in elbisesi önünde dökülmüş kahve lekeleri müşahede ediliyordu.

Ali Şükrü Bey’in boğazında çift iple boğulmuş olduğunu gösteren kırmızı hutut-ı meşume görünüyor ve omuzlarında bereler bulunuyordu. Merhumun başı açık, kalpağı yok idi.

Başının sağ tarafının ön kısmından kulak üstüne doğru on santim genişliğinde (boyunda) bir yara vardı.

Merhumun dili dışarı fırlamış ve iki dişini kesmiş idi.”[29]

Olay zamanında Başbakan olan Rauf Orbay anılarında, cesedin bulunuşunu, “Ali  Şükrü  Bey’in  kaybolması  üzerine  aramalar  devam  ederken Çankaya yolundan geçen bir jandarma ana yoldan ayrılıp tarlaya sapmış bir arabanın tekerlek izlerini takip edince üzerinde sineklerin uçuştuğu bir çukur fark edildi. Çukur açılınca içinde  ayakları  iplerle  bağlı  olan  Ali  Şükrü  Bey’in  cesedi  bulundu. Üzerine  beyaz keten bir  torba  geçirilmiş olan  cesedin, sol  eli kırılmıştı. Elinde hasır  ip parçaları ve kırık bir  sandalye ayağı vardı[30] şeklinde anlatmaktadır.

Halbuki sinek falan yoktu. Ankara’da, 1 Nisan 1923 akşam ayazında sinek mi olur? Bu nedenle, geride belirtmiş olduğumuz üzere, İsmail Hakkı Tekçe ve adamları cinayeti Osman Ağa’ya yüklemek için çok iyi PR (kamuoyu oluşturma) çalışması yapmışlar ve uygulamışlardır. Bu bile, nasıl alelacele cinayetin Osman Ağa’ya yüklendiğini göstermektedir. Naaşın bulunmasından sonraki gelişmeler ise şu şekilde olmuştur:

 

Ali Şükrü Bey’in Otopsi Raporu:

1 Nisan 1923, Saat:18.00 Civarı

Ali Şükrü Beyin imtiyaz sahibi olduğu ve Ankara’da yayınlanan Tan Gazetesi’nde yayınlanan Otopsi Raporunu yukarıda verdik. Şimdi de Trabzon’da yayınlanan muhalif İstikbal Gazetesi’nde yayınlanan otopsi raporunu okuyalım:

 

“Dikmen deresinin başlangıcında bulunan Ali Şükrü Bey’in naaşı, o zamanlar çevreye en yakın mesafede bulunan yarım saat kadar mesafedeki Mühye Köyü Camisine kaldırılmış ve bir süvari ile şehre (Ulus) haber gönderilmişti. Şehre saat 16.00’da varan süvari, durumu yetkililere bildirmiş, hazırlanan tahkik heyeti ise saat 17.00’de yola çıkmıştır.

Yarım metre kadar derinliğe gömülmüş olan naaş, baş tarafı aşağı olmak üzere mail (bir tarafa eğilmiş) bir vaziyette konulmuş, bir paltoya sarılarak beyaz bir hastane torbasının içinde idi. Cesedin baş tarafı, torba içinde yukarı tarafına doğru, ağzı kendi ipiyle bağlanmış ve üstünde bir çamaşır ipi sarılmış idi.

Heyet, Jandarma Alay Kumandanı Ali Rıza, Merkez Kumandanı Rasuhi, Polis Müdürü Neşet, Savcı Fehim Ziya, Sağlık Müdürü Operatör Mehmet Emin, Merkez Hükümet Tabibi Saffet, Savcı Yardımcısı Nazım, Müstantik (sorgu yargıcı) İsmail Hakkı, Adli Polis Reisi Beşir, Polis Siyasi Reisi Hüseyin Avni beylerden oluşuyordu. Yanlarında yirmi kadar jandarma eri de vardı.

Heyet huzurunda torba açılmaya başlayınca, Ali Şükrü Bey’in yeşil paltosu, daha sonra nefti avcı ceketi ve yeleği gözüktü. Torbayı yukarıya kadar yırttılar. Lacivert kilot pantolonu yarı çözülmüş, fanilaları çıkarılmak istenmiş ve karnı meydanda idi.

Torba büsbütün çıkarılınca, derhal kırmızı yüzüyle çok iyi ve hissette zannolunacak derece uyur gibi Ali Şükrü Bey meydana çıktı. Boğazına bakıldı. Beyaz keten yakalığı, İngiliz urma kravatı, altında iğnesi hep duruyordu. Yaka açıldı. Altında ip izleri meydana çıktı. Bir büyük parmak enliğinde bütün boğazının etrafı kan toplamış ve mosmor olmuş idi. Ve iki santimetre derinliğinde siyah denebilecek kadar mor bir oluk, ipin yerini gösteriyordu. Dili dışarıya fırlamış ve burun delikleri kan pıhtılarıyla tıkanmış idi.

Sağ gözünde kuvvetli bir yumruğun ezici darbeleri görülüyordu. Başının sağ tarafında hiç kan akmamış, sekiz cm.[31] uzunluğunda bir bıçak yarası vardı. Cesedin üstünde kalp tarafında sağ eli duruyordu. Sol eli bacağının yanına uzanmış ve avucu sımsıkı idi. Bu el kaldırıldı. Avucunun içinde hasır parçaları görüldü. Bunun üzerine heyetten biri “bakınız, üzerinde kahve lekesi var mı?” dedi.

Muayene ettiler, paltosunda ve ceketinde lekeler görüldü. Sağ elinde platin nişan yüzüğü vardı. Ceket ve yelek cepleri tamamıyla yırtılmış idi. Üzerinde para yoktu.”[32]

Heyette bulunan birinin “kahve lekesi var mı?” diye sorması, cinayetin içinde olduğunun da işaretidir. Çünkü bu ana kadar belirtmiş olduğumuz üzere Osman Ağa, Ali Şükrü Bey’in ortadan kaybolduğu 27 Mart 1923 akşamından sonraki, 28, 29, 30 ve 31 Mart 1923 günlerinde tam dört gün boyunca “sözde cinayetin işlendiği evde” kaldı. 1 Nisan 1923 günü sabahı, Çankaya’da bulunan Papazın Köşkü[33] denilen ikinci evine gitti.

Sözde cinayet işlenmiş bir evde dört gün daha kalınacak ve cinayetin ipucu olan kahve lekesi evin zeminde olduğu gibi bırakılacak!

Bu akıl dışı olduğundan, cinayeti işleyenler, Osman Ağa ikinci evine taşındıktan sonra, eve “delil” yerleştirmişlerdi.

Ancak “başında bulunan bıçak yarasından çıkan kanları” hiç dikkate almamışlar ve “kan lekesi meselesini” göz ardı edecek kadar da kendilerine güveniyorlardı.

Tan Gazetesi 2 Nisan 1923 tarihli sayısında “başının sağ tarafının ön kısmından kulak üstüne doğru on santim genişliğinde (boyunda) bir yara vardı” şeklinde otopsi raporunu yayınlarken, İstiklal Gazetesi “bıçak yarasının 8 cm. olduğunu” yazmıştır. Biz “8 cm. yarayı esas” alarak yorum yapacağız.[34]

Bazı yazarlar,[35] İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürülen, Trabzonlu “Yahya Kahya’nın öldürmesi üzerine, Ali Şükrü Bey’in tüm dikkatini Osman Ağa üzerinde yoğunlaştırdığını, savaşın sona ermesi ile de bunun yasal olarak hesabının sorulacağı endişesi ile, Osman Ağa’nın Ali Şükrü’yü öldürttüğünü” ileri sürmektedir.

Yahya Kahya’yı öldüren İsmail Hakkı Tekçe’dir. Bunu cinayetin işlenmesinden 55 yıl sonra, 4.12.1977 tarihli Günaydın Gazetesinde çıkan anılarında itiraf etmiştir.[36]

Bunlara maalesef  Kazım Karabekir’de katılmakta ve  bu konuda “Trabzon Milletvekili Ali Şükrü Bey esrar perdesini kaldırdı: Katiller (Yahya Kahya’nın Katilleri) Ankara’dan gitmiş. Osman Ağa’nın adamları imiş. Perde kalktı, cinayetin nereden geldiğini anlayan Trabzon milletvekilleri ellerimi öptüler ve af dilediler.”[37]

Bu gerekçe asla doğru değildir. “Ali Şükrü Bey’in işlemediği Yahya Kahya cinayetiyle ilgili kendisinden haber soracağı iddiası boş laflar olup, 3 Nisan 1923 tarihli  “203 nolu” gizli İngiliz raporunda[38] yazanların tekrarıdır.

 

1 Nisan 1923, Pazar Günü Güneşin Batması’na Bir Saat Kala Eldeki Kesin Deliller:

Yukarıda Tan Gazetesi’nde verilen ayrıntılı otopsi raporundan da anlaşıldığı üzere, eldeki kesin deliller şunlardır:

1-Ali Şükrü Beyin, elbiseleri üzerinde ve botlar ayağındadır.

2-Başının sağ ön tarafında 8.cm. boyunda bıçak yarası vardır.

3-Boğazında boğulduğunu gösteren çift ip izi vardır.

4-Ceset paltosuna sarıldıktan sonra, beyaz bir torbaya konulmuştur.

5- Şükrü Bey’in elbisesi önünde dökülmüş kahve lekeleri vardır. Ancak başındaki 8. cm. boyundaki bıçak yarasından dolayı olması gereken kan lekeleri elbisesinde yoktur.

6- Avucunun içinde şüphesiz katillerle boğuşurken tuttuğu sandalyenin hasırları vardır.

 

1 Nisan 1923, Pazar Günü, Güneşin Batmasına Bir Saat Kala Yapılan Otopside Elde edilen Bulgulara Göre, Ali Şükrü Bey’in Öldürüldüğü 27 Mart 1923 Tarihinden Sonra Tam Beş Gece ve Dört Gün Boyunca, 1 Nisan 1923 Sabahı Dâhil Osman Ağa’nın Oturmaya Devam Ettiği Evinde Yapılan Tespitte Elde Edilen Deliller:

Öğüt Gazetesi’nin senaryosu ve Mustafa Kaptan’ın 1 Nisan 1923 günü tutuklanmasından sonra söylediği, “Sofra da kurulmuştu. Herhalde yediler, içtiler. Ali Şükrü Bey ondan sonra nereye gitti, bilmiyorum[39] sözlerinden zanlı Osman Ağa  kabul edilmişti.

Hemen Osman Ağanın o anda kaldığı Ankara, Gaziosmanpaşa, Papazın Bağı denilen (şimdiki Kuleli Sokak) yerdeki evinde değil de, nedense “cinayetin işlenmesinden sonra beş gece ve dört gün boyunda yaşamını devam ettirdiği İtfaiye Meydanı’ndaki evinde inceleme” yapılıyor.

Evde, incelemeyi kimin yaptığı konusunda tek satır yazı yada belge yok. Yukarıda verilen otopsi raporu benzeri bir belge şu ana kadar yayınlanmadı. Açık arşivlerde de bulunamadı.

Yapılan incelemede, “kırık hasır sandalye, yerde kahve lekesi ve Ali Şükrü Bey’in şüphesiz katillerle boğuşurken tuttuğu hasır parçasının kırık sandalyenin hasırı olduğudur.”

Hepsi bu.

Şimdi soralım ve soğukkanlılıkla düşünelim;

“Cinayeti Osman Ağa işlemiş olsaydı, kırık sandalyeyi, parçalanan sandalyenin hasırlarını ve yerdeki kahve lekesini yaşamaya beş gece ve dört gün boyunca devam ettiği evinde olduğu gibi  tutar mıydı? Ya da siz olsanız tutar mıydınız?”

“Cesedi saklayan biri, bunları ortalıkta bırakıp, beş gece ve dört gün boyunca kırık sandalye, parçalanmış hasır ve yerdeki kahve lekeleri ile bir evde yaşamaya devam eder mi?”

“Başının sağ ön tarafında bulunan 8 cm. boyundaki bıçak yarasından çıkan kan izleri nerede?

Elbisesi üzerinde, botları ayağında olduğuna ve elbisesinde kahve lekeleri olduğuna göre, neden kan lekeleri yok?”

Yok, çünkü cinayeti Osman Ağa ya da Giresunlu Uşaklar işlemedi. Cinayeti işleyen İsmail Hakkı Tekçe ve adamlarıydı.

Bu gerçeği çok büyük bir ihtimalle, ilerleyen sayfalarda anlatılacağı üzere, Osman Ağa öğrendiğinden, yaralı teslim olduğu halde önce kurşunla öldürülmüş, sonra da başı İsmail Hakkı Tekçe tarafından kesilmiştir?

Tıpkı, 3 Temmuz 1922 tarihinde, Trabzon’da işlenen Yahya Kahya cinayeti gibi. Onu da Osman Ağa’ya yüklemiş ve tam 55 yıl susmuştu.

55 yıl sustuğundan dolayı, bu süre içinde yazılan tüm kitaplarda Yahya Kahya cinayeti de Osman Ağa’nın üzerinde kaldı.

Bu nedenle de, Osman Ağa yaralı olarak teslim olduğu ve sedye üzerinde götürülürken İsmail Hakkı Tekçe tarafından öldürüldü.

İsmail Hakkı Tekçe ve adamları, Ali Şükrü Bey’in cesedini bilinçli olarak bulunsun diye Osman Ağa’nın ikinci evi olan Papazın Bağı’ndaki evinin yakınında, Mühye köyünde toprağa verdiler.

Bu işte çok ustaydılar. Tıpkı, Osman Ağa ile birlikte, 2 Nisan 1923 günü şehit edilen 27 Giresun uşağına[40] yaptıkları gibi.

Onların tek suçu, “Ülkesi ve Milleti” için mücadele vermiş olmaları ve ilk direnişi Giresun’da başlatmış olmalarıydı. İsmail Hakkı Tekçe’yi de onlar korumuştu.

İsmail Hakkı Tekçe ve adamları, Ali Şükrü Bey’in cesedi bulunduktan sonra, Osman Ağa’nın artık oturmadığı ve bir gün önce ayrıldığı İtfaiye Meydanı’ndaki evine giderek, “kırık sandalyeyi ve parçalanmış sandalye hasırını eve bırakıp, yere kahve döküp” ayrılmışlardı.

Bunu yaparken bir başka ayrıntıyı unutmuşlardı.  Cinayet zanlısı olarak tutuklananlardan Mustafa Kaptan ve Gıcıroğlu Muharrem Çavuş, cinayetin işlendiği iddia edilen itfaiye Meydanında bulunan Osman Ağa’nın evine keşfe getirildiğinde “odada bulunan masanın etrafında üç adet hasır koltuk vardı”[41] demekte, sandalye olmadığını söylemektedir.

Ama, unutulan çok önemli bir delil daha vardı. 10.cm boyundaki bıçak yarasından akması olağan olan kan lekesi. Ne evin içinde ve nede Ali Şükrü Beyin elbiselerinde kan lekeleri yoktu. Ama cesedin içine konduğu beyaz torbada kan lekesi vardı.

Bu durum, Mustafa Kaptan’ın “Sofra da kurulmuştu. Herhalde yediler, içtiler. Ali Şükrü Bey ondan sonra nereye gitti, bilmiyorum[42] sözünde gizli. Yani, yemekten sonra Ali Şükrü Bey evden ayrılıp gitmişti.

Ve daha da önemlisi, ceset bulunduğunda ayağında botlar vardı. Demek oluyordu ki, cinayet “ayakkabı (bot) ile girilen bir yerde, yani bir dış mekanda (kahvehane, çayhane yada bir ofis gibi) işlenmişti. Çünkü, bir eve gelen misafir ayağındaki botları çıkarır.

Bir başka ayrıntıyı da belirtmekte yarar var. Başbakan Rauf Orbay, “Osman Ağa hakkında takibat emrinin akşam yemeğinden önce verildiğini” söylemekte ve “Çankaya’da  bulunan  Mustafa Kemal’e  bir  tezkere  yazdım. Ben  İstasyona gidiyorum, yemekten  sonra  gelip  sizinle  görüşeceğim dedim. Fakat istasyondaki  dairede  yemek  yerken  bir  de  baktım Mustafa Kemal  Paşa  Latife Hanımla beraber otomobille geldiler[43] beyanında bulunmaktadır.

Halbuki, Ali Şükrü Bey’in cesedinin bulunduğu ve ceset üzerinde otopsi yapıldığı saatlerde,[44] Mustafa Kemal Çankaya’da idi. Yani, Rauf Orbay “takibat” emrini vermesinden sonra, Çankaya Köşk’ünde bulunan Başyaver Salih Bozok ve Ankara Kumandanı Fuat Bulca Köşk’ten ayrılmışlardı.[45]

Başyaver Salih Bozok ve Ankara Kumandanı Fuat Bulca Köşk’ten ayrılırken Mustafa Kemal’e haber vermemişlerdi. Mustafa Kemal’i ise “ilerleyen saatlerde bir kısmı daha sonra şehit edilecek olan” Giresun uşaklarına emanet etmişlerdi. Çünkü, onlardan Mustafa Kemal’e bir kötülük gelmeyeceğini çok iyi biliyorlardı.

Acaba, Salih Bozok ve Fuat Bulca neden Köşk’ten erken ayrılmıştı. Yoksa, yukarda belirtmiş olduğumuz gibi, “sahte delillerin Osman Ağa’nın evine yerleştirilmesi işini mi” yapacaklar ya da yaptıracaklardı. Çok ilginç değil mi?

Salih Bozok’un oğlu Cemil Bozok hatıralarında:

“(…)1923 yılının Nisan ayı başlarında bir gece, Çankaya’daki evimizde babam tarafından uyandırıldım. Bütün ev halkı benim gibi hazırlanmıştı. Bizim fayton arabasına bindik ve derin bir sessizlik içinde olan Çankaya’nın şehir istikametine doğru karanlıklar içinde ilerlemeye başladık[46] tanımlamasında bulunmaktadır.

Yani evden gündüz değil, gece ayrılmışlardır. Bu tarihte 1 Nisan’ı 2 Nisan’a bağlayan gecedir.  Cemil Bozok’u dinlemeye devam edelim; ” Babamdan (Başyaver Salih Bozok’tan) öğrendik ki; o gece biz Çankaya’dan uzaklaştığımız zaman, Paşa köşkte Başvekil Rauf Bey ile beraber imiş. Tenkil işini görüşüyorlarmış.”[47]

Gerçekte, bu görüşme köşkte değil, az önce belirtildiği gibi Ankara Garı’nda oldu.[48] Evden ayrılmalarının nedeni, “o gece Osman Ağa’nın silahlı çarpışma ile bertaraf edileceği bilgisinin, planının” babası Salih Bozok tarafından biliniyor olmasıdır.

Tüm bunlar, cinayetin İsmail Hakkı Tekçe ve adamları tarafından işlendiğinin de kanıtıdır. Muhafız tabur Komutanı İsmail Hakkı Tekçe ise olayı “Mustafa Kemal’in telefonu ile gece öğrendiğini”[49] belirterek aslında gerçeğin peçeleyerek, gizlemekte, hedef saptırmaktadır.

Böyle olmasaydı, İsmail Hakkı Tekçe, “konuşmasın ve doğruyu söylemesin diye” Osman Ağa’yı önce tek kurşunla şehit edip, sonra da başını gövdesinden keserek ayırmazdı.

Bir başka ve kesin delilde, Osman Ağa’nın öldürülmesinden sonra cinayet zanlısı olarak tutuklanan Mustafa Kaptan, Gıcıroğlu Muharrem Çavuş, Gıcıroğlu Salih, Gıcıroğlu Şükrü, Kumaşoğlu Mehmet, Çaylakoğlu Eyüp, Akyomalı Salih, Co Şakir, Pirazizli  Temel olmak üzere tutuklananların hepsi “delil yetersizliğinden” beraat etmiştir.

Ayrıca, yargılama sırasında tutuklu bulunan 9 Giresun Uşağı’na Atatürk’ün eşi Latife Hanım 15 kırmızı lira harçlık göndermiştir.[50]

Yine Giresunlu 9 tutuklu için, İstanbul’dan Av. Cemil Bey, savunmalarını yapmak amacıyla hapishaneye gelmiş, Giresunlu dokuz tutukludan vekâlet almış ve onları mahkemede savunmuştur. Avukatı kimin gönderdiğini tutuklu Giresunlular bilmemektedir.[51]

Ali Şükrü Bey’i Osman Ağa’nın evine götüren ve cinayet sırasında yanında olduğu iddia edilen Mustafa Kaptan yargılama sırasında şu sözleri söylemiştir;
“-Benim bu cinayet hakkında hiçbir bilgim yoktur.”[52]

“-Ali Şükrü Bey’i eve ben getirdim. Yanımızda başka kimse yoktu.”[53]

 

 “Cinayet Osman Ağa’nın Evinde İşlenmedi?”

Yemek faslından sonra, Ali Şükrü Bey evden ayrılmıştı. Ayrıldıktan sonra bir başka kapalı dış mekanda cinayet planlandığı şekilde işlenmişti. Bu mekan kesinlikle bir ev değildi.

Cinayetin işlendiği  kapalı mekan, kahvehane, çayhane, işyeri ya da ofis gibi bir yerdi. Çünkü, botlar ayağında, paltosu ise üzerinde değil, cinayet işlendikten sonra cesedine sarılmış vaziyetteydi. Bu durum, Ali Şükrü Bey’in içerisi ısıtılan bir mekana cinayet işleyenlerce götürüldüğünü, buraya vardığında paltosunu çıkardığı ve içeride bu şekilde oturduğunu, kahvesini içerken cinayet hazırlıklarının yapıldığını göstermektedir. Çünkü, botlar ayağındadır.

Yapılan otopside, Ali Şükrü Bey’in sağ elinin göğsü üzerinde olmasının nedeni, sağ tarafına düşmüş olması ve aynı anda boğazına ip geçirildiğinden ve vücudunun ağırlığı altında kaldığındandır.

Zamanın Başbakanı Rauf Orbay ise,

yapılan  incelemeler  sonucunda Ali Şükrü Bey’in en son  görüldüğü  akşam;  oturduğu  kahveden Topal Osman’ın müfrezesinden Mustafa Kaptan ile çıktığı ve Topal Osman’ı ziyarete gittiği öğrenildi.

Topal Osman’ın evinde yapılan  incelemede  evde  bulunan  kırık  sandalye  ayağının Ali  Şükrü Bey’in  elinde

bulunan  kırık  parça  ile  uyum  sağlaması  üzerine  Osman  Ağa’yı  yakalamak  üzere takibat başlatıldı.”[54]

Halbuki, “heyet huzurunda yapılan ceset tespit tutanağında” cesedin konulduğu torbadan kırık sandalye ayağı çıkmamıştı. Yani, Osman Ağa’yı ortadan kaldırmaya yönelik tüm suçlamalar uydurmadır.

Sağ başı üstüne yüz üstü düştüğünün delili ise, başından yaralandığı halde, üzerindeki elbiselerinde (ceketinde ve boyun bağında) kan lekesi olmamasıdır. Çünkü, kesilen taraf üzerine düşmüş ve kesilen başı alt tarafta kalmıştır.

Otopsi raporunda, “sol eli altında bükülmüş” ifadesi, dışarıda kalan elinin katillerce büküldüğünü göstermektedir. Hasır parçalarının hangi avucunda olduğu konusu açık değildir. Muhtemelen elinde cinayetin işlendiği sırada hasır parçası da yoktur. Çünkü, oturan bir adamın boynuna arkasından “ip geçirildiğinde”, adamın ilk tepkisi her iki eliyle boğazındaki ipe yada ip geçiren adamlara doğru olacaktır.

Ceset incelendiğinde, “boğazında çift iple boğulmuş olduğunu gösteren kırmızı hutut-ı meşume’nin olması çift katlı bir iple boğulduğunu gösteriyor.

“Omuzlarında bereler bulunması ise, boğulurken omuzlarına baskı yapıldığını yada bir başkasınca tutulduğunu göstermektedir. Vücudunun diğer bölgelerinde, mesela göğsünde ya da sırtında bereler yoktu. Yüzünde ise boğuşma izi olması gereken yara-bere yoktur.

Bir başka önemli konu ise, hemen cesedin öldürüldüğü mekandan götürülmediğidir. Çünkü, otopside cesedin paltoya sarıldıktan sonra, beyaz bez torba içine konulmuş olduğu yazılıdır. Paltoda kan lekesinin olmaması, içine konulduğu beyaz torbanın dışında “baş tarafta haricen kan lekeleri bulunması” bunu doğrulamaktadır. Hemen torbaya konulmuş olsaydı, hem sarıldığı paltoda ve hem de konulduğu beyaz bez torbada yaygın kan lekeleri olacaktı.

Buradan çıkan sonuç ise, kan akışının kesilmesinden ve ceset soğuduktan sonra torbaya konulduğudur. Çünkü, torbaya konulduktan sonra, dışarından ayak kısmı bağlanmış ve paltoya sarılmıştır.

Bu anlatımı destekleyen deliller ise şunlardır;

1-Mustafa Kemal Paşa, muhafızı Osman Ağa’ya Ankara Merkez Kumandanlarından Rauf Bey ve Başyaveri Salih Bozok Bey’i gönderip, “cinayeti kendisinin işleyip işlemediğini söylemesini” istemişti. Osman Ağa, “kesin olarak bu cinayeti kendisinin işlemediğini böyle bir işi kesinlikle yapamayacağını ve yapmadığını” söylemişti.”[55]

2-Mustafa Kaptan’ın göz altına alınmasından sonra, Osman Ağa’nın evine gidip araştırma yapmak isteyen zabıtaya, Osman Ağa nezaketle müsaade etmişti.[56] Evde yapılan aramada, hiçbir ipucu elde edilememişti.[57]

3-Ankara Merkez Kumandanı Rusuhi Bey, Osman Ağayı takip için bir müfreze gönderdiğini, fakat Ali Şükrü Bey cinayeti ile Ağa’nın ilgisinin kesin olmadığını, fakat şüphe uyandırdığını beyan etmiştir.[58]

Osman Ağa’nın şüpheli, duruma düşmesi ile, “ele geçirilmesini” Başbakan Rauf Orbay herkesten çok istiyordu.

Çünkü, bu işin arkasında kimin olduğunu öğrenmeliydi. Bunu başarırsa, “siyasi açıdan zafer” kazanacaktı.

Çünkü, Ali Şükrü Bey’in cesedi akşama doğru bulunmuş, Başbakan Rauf Orbay’a haber verilmiş, Rauf Orbay’da “Osman Ağa’yı yakalayın” emrini vermişti. Önceden hazırlık yapan İsmail Hakkı Tekçe de, Çankaya köşkünün yanında konuşlanan ve  Mustafa Kemal Paşa’yı koruyan yüz  kişilik Giresunlulardan oluşan Muhafız Takımını kuşatılmıştı. Giresun uşakları bu kuşatmayı bir eğitim tatbikatı zannetmişlerdi.

Ancak, bu sırada Mustafa Kemal ve eşi Latife Hanım da  Çankaya Köşkü’nde bulunmaktaydı. Onları, Ankara garındaki Direksiyon Konağına 1 Nisan 1923 akşamı, gece başladıktan sonra naklettiler.[59] Tüm bunlar akşam üzeri “cesedin bulunmasından sonra” meydana gelmiştir.

Yanında bulunan dört Giresunlu muhafızı, nöbet değiştirme bahanesi ile silahlarını alıp, etkisiz hale getirdiler. Bu şekilde sindirme ve öldürme operasyonu İsmail Hakkı Tekçe tarafından, hükümetin bilgisi dahilinde yapılmaya başlandı.

Mustafa Kemal ise olay hakkında şu tarihi sözlerini yazıya dökerek, “Osman Ağa tarafından katledildiği zannedilen”[60] şeklinde  çok önemli yazılı bir delili geride bırakarak, açık olarak Osman Ağa’nın katil olmadığını tarihe not etmiştir. Hem de yoğun muhalefete rağmen.

 

Osman Ağa’nın Yaralı Teslim Oluyor: 2 Nisan 1923

Osman Ağa ve Giresun Uşağı’nı katletmeyi aklına koyan İsmail Hakkı Tekçe ve işbirlikçileri, öncelikle Maiyyet Müfrezesi ’nin 144 kişilik piyade gücü dışında olan ve sayısı 40 olan Süvari Müfrezesini Kalecik’e görevli olarak göndermişlerdi.[61]

Bunun amacı ise, çatışma sırasında bunların Giresunlu piyadelere yardım etmesi önlenmiş olacaktı.

Osman Ağa ve Maiyyet Müfrezesi sarıldıkları 1 Nisan’ı 2 Nisan’a bağlayan akşam toplam mevcutları 107 idi.[62]

Çatışma akşamı, çeşitli görevler  verilerek olay yerinde bulunması bilinçli olarak engellenen ve olay mahalli dışında görevde bulunan[63] Giresunlu piyade sınıfından muhafız sayısı (144-107) 37’dir.

Piyadeler üç takımdan oluşuyor ve Birinci Takım’a Keşap Tepeköy’den Hotmanoğlu Ethem Çavuş, İkinci Takım’a  Piraziz’den Oruçoğlu İbrahim oğlu Aziz Çavuş ve Üçüncü Takım’a da Kapukahve Mahallesi’nden Gıcıroğlu Muharrem Çavuş kumanda ediyordu.[64]

Süvariler de iki takım olup, takım çavuşları Aşık Reisoğlu Ethem ve  Dervişoğlu Hasan Çavuşlardı.[65]

Her türlü ihtimale karşı, Mustafa Kemal, güvenli olarak Çankaya’dan 1 Nisan 1923 Pazar günü akşamı ayrıldıktan sonra,

İsmail Hakkı Tekçe’ye Osman Ağa’nın yakalanması ve kesinlikle öldürülmemesi emredilmişti.

Rauf Orbay da bunu doğrulamaktadır.[66]

İsmail Hakkı Tekçe ise, “bir gece yarısı evimdeyken telefon çaldı. Atatürk beni arıyordu.  ‘Çabuk giyin ve  yola  çık. Ben  şimdi  Çankaya’dan  İstasyon  binasına  iniyorum.’ Oraya  gel. Hemen  gittim, durumu bana  anlattı. Osman  Ağa’nın  hükümete  karşı  isyankar  bir  tavır  takındığını, Ali  Şükrü’yü öldürttüğünü, derhal  taburu  toplayıp  kendisini  tenkil  etmem  ölü  veya  diri  Topal’ı  hükümete  teslim etmem  gerektiğini  söyledi.”[67]

Bu ifadenin tamamı yalan!  Çünkü, Atatürk, 4 Nisan 1923’te verdiği talimatta, “Osman Ağa tarafından katledildiği zannedilen” ifadesini kullanmış, hiçbir zaman da Osman Ağa için “katil” dememiştir.[68]

Emri alan İsmail Hakkı Tekçe, Osman Ağa’nın kaldığı Papazın Bağı’ndaki evi ile, Giresunlu Uşakların kaldığı “Muhafız Müfrezesi” barakalarının etrafını dıştan içe doğru Ankara Merkez Alayı, Jandarma Taburu, İstihkam Taburu ve İtfaiye Taburu ile kuşattırdı.[69]

 

 

Burada Mevlüt Baysal’ın anısını aktaralım:

“ Ankara’da kaldığım bir hafta içinde bir gün, dalgın ve düşünceli bir halde Taş Han’ın oralarda dolaşırken, bir kaynaşma oldu. Kulağıma, ‘Mustafa Kemal…Mustafa Kemal!..’ sesleri geldi.

Bir de baktım, Anadolu Lokantası’na doğru kol kola iki zat ilerliyordu. Bunlardan gri kalpaklı, gümüşü avcı elbiseli sarışın olanı (O) idi. Ve etrafını, O’nu uzaktan takip eden bir hale gibi, siyah elbiseli bir insan dizisi kuşatmıştı.

Siyah başlıklar (kabalak) ve siyah kuşaklarda eller tetikte, Karadeniz çocukları (Giresun Uşakları olacak), büyük bir dikkat ve teyakkuzla (uyanıklıkla) adım adım ilerliyorlardı. Meşhur Osman Ağa’nın maiyetinden bir müfreze, O’nun etrafında muhafız kıtası vazifesi görüyordu. Bir arı uçsa vuracaklardı.”[70]

İşte bu kahramanlar, haberleri dahi olmadıkları bir cinayetin kurbanı olacaklardı.

Gece yarısından sonra ağır makineli tüfekle Osman Ağa’nın kaldığı ev taranmaya başlandı. Önce Çankaya Köşkü kapısında nöbet tutan yedi Giresunlu Gönüllü  muhafız öldürüldü. Çarpışma sırasında  Osman Ağa sol ayağından vuruldu. Vurulan ayağındaki çizmesinden kanlar dışarıya çıkıyordu.[71]

Tarih, 2 Nisan 1923 gün öğleye yaklaşıyordu.

“Ortalığın savaş alanına dönmesi ve Osman Ağa’nın bulunduğu yere bombalar atılması üzerine, Osman Ağa, “onlarda bizden, birbirimizi kırmayalım, teslim olacağız, hemen seslen” diye yanında bulunan Gıcıroğlu Muharrem Çavuş’a emir verir.

Teslim olan Osman Ağa’nın yanına gelen bir asker hakaretler yağdırdıktan sonra, Osman Ağa’ya bir el ateş eder ve kasığından yaralar. İsmail Hakkı Tekçe gelir ve Osman Ağa’ya;

-“Ağa geçmiş olsun!

Dirseklerinden güç alarak yarı doğrulan Osman Ağa, soğukkanlı bir şekilde;

-“Geçmiş olsun, öyle mi?” diye cevap verince, İsmail Hakkı Tekçe,

-“Böyle olsun istemezdik. Olanlar olmuş bir kere Ağa hazretleri” diye cevap verir ve askerlere dönerek;

-”Ağa’yı Köşk’e götürün, yarasını sarın. Bunları da (Giresunlu muhafızları) talimhane meydanına çekin” emrini verir.[72]

İsmail Hakkı Tekçe olayı, “Topal  Osman’ın  bulunduğu  Papazın  Köşkünü  ve Çankaya  civarını  kuşattıklarını, çember  daralırken kendilerine  ateş  edildiğini  ve  bir  erinin  şehit  olduğunu, bunun  üzerine çarpışmanın  başladığını, şafak  attığı  zaman  biz  hala  vuruştuklarını ve öğleden  evvel  çatışmanın  bittiği”[73] şeklinde anlatmaktadır.

Gerçek sayı ise 35’di. Bu askerlerde bir hiç uğruna ölüme gönderilmişlerdi.

Bunlarla birlikte, toplam ölü sayısı muhafızlarla birlikte (35+28) 63’dür. Bu ise, çatışmanın “ilk defa” bizim ifademizle 18 saat kadar sürdüğünün[74] de göstergesidir.[75]

Aslında çatışma ve sindirme harekatı, Giresunlu 11 muhafızın silahları alınıp, terzi kulübesine kapatılması ile 1 Nisan 1923 akşamında başlamış ve 18 saatlik bir operasyon ile 2 Nisan 1923 günü, öğleye doğru tamamlanmıştır.[76]

İsmail Hakkı Tekçe’nin planlayıp uyguladığı bu “sindirme ve öldürme” operasyonu, akşamüzeri yatsıya doğru başlamış, zaman zaman tek tük atışlarla, gece yarısından itibaren çok şiddetli olmuş, ve Giresunlu muhafızların bulundukları yerler ağır makinelilerle taranmış, üzerlerine bombalar atılmıştır.

Kazım  Karabekir ise, “Mustafa  Kemal  Paşayı  çok  üzgün gördüğünü, Muhafız  nizamiye  taburunun  kendi  dairesini  delik  deşik  ettiklerini  anlattığını”[77] yazmıştır.

Gerçekten de, Çankaya Köşkü içinde bu olay olmuştur. Ancak, “Mustafa Kemal’in dairesini delik deşik edenler” Giresun Uşakları değil, onları öldürmek amacıyla daha yüksek bir konumdan ateş etmek üzere Köşk’ün içine giren ve oradan Giresunlu Muhafızlara ateş eden İsmail Hakkı Tekçe’nin emir verdiği askerlerdir.[78]

Bu operasyon çok kanlı olmuş, adeta Osman Ağa hedef seçildiği halde, Gönüllü Giresunlu muhafızlarından birçoğunun “kasten” imhası ile sonuçlanmıştır.[79]

Sonra da geri kalan Giresun Uşakları Çankaya Talimhane Meydanı’na tek sıra edilmiş ve karşılarına da dört adet makineli tüfek yerleştirilmiştir. Sayıları sekseni buluyordu.

Sonra da İsmail Hakkı Tekçe, Gıcıroğlu Muharrem Çavuş’a öldürülenleri tespit etmesini emretmişti.

Yapılan sayımda 27 Giresun Gönüllü Uşağı Mücahit Muhafız şehit edilmişti.[80]

Sağ olan 80 Giresun Uşağı ise kazılmış siperler önüne dizilmiş ve karşılarına da başındaki askerlerin elleri tetikte beklediği dört makineli tüfek yerleştirilmişti.[81] İsmail Hakkı Tekçe “ölüm” emrini verir vermez, 80 masum Giresun Uşağı çukurlara doldurulacaktı. Uşaklar bir birleriyle, “Vatan için ölmeye geldik; ha cephede ha burada…” diyerek helalleşmeye başlamıştı.[82]

Bu sırada dört nala gelen bir süvari eri İsmail Hakkı Tekçe’nin yanına gelir; atından iner, selam çaktıktan sonra cebinden çıkardığı kağıdı uzatır. Kağıdı okuyan İsmail Hakkı Tekçe, kurşuna dizilmeyi bekleyen 80 Giresun Uşağına, “nezaretim altında onar onar koğuşlarınıza girip, eşyalarınız alacaksınız” der ve zaten masum olan uşaklar terhis edilir.[83]

Nedeni ise, Milli Savunma Bakanı, “Giresun Uşağının imhası için verilen” kararı kaldırtmıştı. Uşaklar süngülü askerleri arasında koğuşlarına giderken, Osman Ağa yaralı olarak sedye üzerinde Köşk’ten çıkarılıyordu.

Uşaklarını görünce, biraz doğrulur ve son sözlerini söyler;

“-Uşaklar, ben bu yaradan ölmem. Ölsem de ne çıkar. Yeter ki, vatan selamete çıksın![84]

Bu sözlerden sonra Giresun Uşaklarının “Ağadayı” diye hitap ettiği Osman Ağa başına tek kurşun sıkılarak, İsmail Hakkı Tekçe tarafından şehit edilir ve kafası vücudundan kesilerek ayrılıp, olduğu yerde toprağa gömülür.

Böylece, şehit edilen Giresunlu sayısı 28 olur ve Ali Şükrü Bey dosyası kapanır.

Bununla da kalınmaz, TBMM’de 2 Nisan 1923 günü alınan “Ali Şükrü kardeşimizin katillerinden olup bu sabah Çankaya’daki  ikametgâhında yapılan müsademe neticesinde mecruhan derdest edilmiş ve ahiren gebermiş olan katil[85], hunhar Kaymakam (Yarbay) Topal Osman’ın Meclis kapısı önünde şaiben teşhir edilmesini”[86] şeklindeki teklif üzerine

Alınan siyasi bir kararla başı kesik olan mübarek naaşı, ayaklarından asılarak, teşhir edilmiştir.

Alınan bu karar dikkat edilirse, “ikametgahında (oturduğu evinde) yapılan silahlı çatışmada ölü ele geçirildiği belirtilerek, gerçeklerin üzerine Osman Ağa’nın şehit edilmesinin üzerinden daha yarım gün bile geçmeden sünger çekilmektedir.

Asıl merak edilip, tartışılması gereken de budur.

Kar izleri örtmesin!

[1] Hasan İzzettin Dinamo, a.g.e., s.46 v.d.

[2] Hamza Malkoçtan sonra tarafımdan 2007’de ilk baskısı yapılan Topal Osman ağa kitabında belirtilmiştir.

[3] Hamza Malkoç, Giresunlu Osman Ağa, Marmara Üni., Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, İstanbul 1994. (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi)

[4] Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, 27.9.1980, s.83

[5] Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, 27.9.1980, s.84

[6] Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, 27.9.1980, s.84

[7] Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, 27.9.1980, s.84

[8] Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, 27.9.1980, s.85

[9] Milli Güvenlik Konseyi Tutanak Dergisi, 27.9.1980, s.85

[10] 4 Ekim 1983 Tarihli Resmi Gazete

[11] 4 Ekim 1983 Tarihli Resmi Gazete, s.10

[12] Tarihçi Kitapevi, İstanbul, 2013

[13] Hasan Pulur, Milliyet, 14.10.2013, http://cadde.milliyet.com.tr/2013/10/14/YazarDetay/1808066/Marjinal_ekonomi_teorileri (25.12.2013)

[14] Tekçe’nin Anıları, Günaydın Gazetesi, 4.12.1977

[15] Fethi Tevetoğlu, Atatürk’le Samsun’a Çıkanlar, Atatürk ve Çevresi Yayınları, 1971, s.247 v.d.

[16] Salih ve Cemil Bozok, Hep Atatürk’ün Yanında, Çağdaş Yayınları,  İstanbul 2005, s.:118 v.d.

[17] Hamza Malkoç, a.g.tez. ,s.:56

[18] Hamza Malkoç, a.g.tez. ,s.:57

[19] Hamza Malkoç, a.g.tez. ,s.:59

[20] Sadi Borak, İktidar Sehpasından, İdam Koltuğuna, s.205

[21] Hasan İzzettin Dinamo, Kutsal İsyan., s.:46 v.d.

[22] Kılıç Ali’nin “İstiklal Mahkemesi Hatıraları, s.:92’den Aktaran, Hamza Malkoç, a.g.tez., s.:59

[23] İkdam Gazetesi, 5 Nisan 1923’ten aktaran Hamza Malkoç, a.g.tez.

[24] Vatan Gazetesi, 1 Nisan 1923’ten aktaran Hamza Malkoç, a.g.tez.

[25] 2007’de yayınlanan Topal Osman Ağa kitabımızın 598. sayfasında, Ali Şükrü Bey’in cesedinin, Kazım Karabekir’e dayanarak 3 Nisan 1923 tarihinde bulunduğunu yazmıştık. Ancak, aradan geçen zaman içinde, bu kitabı da yazmamıza neden olan yeni belge ve bilgiler Cesedin, 3 Nisan 1923’te değil, 1 Nisan 1923’te bulunduğunu ispatlamaktadır. “4 Nisan 1923 günkü oturum öncesinde Ali Şükrü Bey’in naaşı Meclis önüne getirilip katafalka konulduğundan”, bizde 2007’de Kazım Karabekir’in notlarının daha mantıklı olduğu inancı yerleşmişti. Bu nedenle, bu yanlışımızı düzeltir, okuyucularımızdan özür dileriz.

[26] Erden Menteşeoğlu, Milis Yarbay Osman Ağa, s.454

[27] İkdam Gazetesi, 7 Nisan 1923’ten aktaran Hamza Malkoç, a.g.tez.

[28] Vatan Gazetesi de 5 Nisan 1923 tarihli sayısında aynı raporu yayınlamıştır. Bu nedenle, “heyet önünde hazırlanan” asıl rapor budur.

[29] Tan Gazetesi, 2 Nisan 1923.

[30] Feridun Kandemir, Hatıraları  ve  Söyleyemedikleri  ile  Rauf  Orbay, Sinan Matbaası, İstanbul 1965, s.110

[31] Yukarıda Ali Şükrü Bey’in Tan Gazetesi, bıçak yarasının 10 cm. olduğunu yazmıştır. Bu nedenle yazılanlar verildiğinden, yukarıda geçen 10 cm. ifadesinde bir çelişki yoktur.

[32] İstikbal Gazetesi 14-15 Nisan 1923 tarihli nüshasından alıntılayan: Erden Menteşeoğlu, Milis Yarbay Osman Ağa, a.g.e., s.454 v.d.

[33] Papazın Bağı, Ankara, Çankaya, Gaziosmanpaş semtinde, Kuleli Sokak doğusunda bulunan “Ankara’nın göbeğindeki gizli cennet bahçesi” şeklinde tanımlanan papazın Bağı mesiresinin olduğu yerdir.

[34] Her iki yayında da, merhumun üzerinde buluna elbiselerinde ve paltosunda kan lekesi olmadığı” yazılıdır.

[35] Sebahattin Selek, Anadolu İhtilali kitabında (s.42) ve Sadi Borak’ta İktidar Koltuğundan İdam sehpasına (s.:208) adlı eserlerinde.

[36]  4 Aralık 1977 tarihli Günaydın Gazetesi

[37] Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz, 5.Cilt, Emre Yay., İstanbul  Ekim 1995, s.:2381

[38] Bilal Şimşir, İngiliz Belgelerinde Atatürk, TTK Yay., Ankara 2005, Cilt-3, s.:163 v.d

[39] Sadi Borak, İktidar Sehpasından, İdam Koltuğuna, s.205

[40] Erden Menteşeoğlu, Giresunlu Fedailerle Konuştum, Onlar Da Çılgındı, Yardımcı Ofset Matbaacılık, Ankara 2008, s.:124’te Osman Ağa’nın öldürülmesinden sonra, Gıcıroğu Muharrem Çavuş, İsmail Hakkı Tekçenin emri ile mevcudu sayar ve 27 eksik olduğunu tespit edip, tekmil verir. Osman Ağa ile birlikte toplam eksik 28’dir. Ve bunların hepsi öldürüldükleri yerde “meçhul” bir şekilde toprağa verilir. Bunların 11’i ise bir tezi kulübesine doldurulmuş ve İsmail Hakkı Tekçe’nin emri ile dışarıdan ağır makineli tüfekle taranarak öldürülmüştür. (s.:129)

[41] Erden Menteşeoğlu, a.g.e., s.:131

[42] Sadi Borak, İktidar Sehpasından, İdam Koltuğuna, s.205

[43] Feridun Kandemir, a.g.e., s.:112

[44] 1 Nisan 1923, akşama yakın zamanda.

[45] Erden Menteşeoğlu, a.g.e., s.:120

[46] Salih ve Cemil Bozok, Hep Atatürk’ün Yanında, s.115 v.d.

[47] Salih ve Cemil Bozok, s.115 v.d.

[48] Feridun Kandemir, a.g.e., s.:112

[49] ““Bir gece yarısı (1923 yılının 1 Nisan’ını 2 Nisan’a bağlayan gece) Atatürk: Çabuk giyin ve yola çık. Ben şimdi Çankaya’dan  istasyona  iniyorum. Oraya gel” dediğini belirtmektedir. (Kaynak: Hasan Pulur, Muhafızı Atatürk’ü Anlatıyor, Kaynak Yay., İstanbul 2000, s.37 v.d.)

[50] Erden Menteşeoğlu, a.g.e., s.:128

[51] Erden Menteşeoğlu, a.g.e., s.:129

[52] Erden Menteşeoğlu, a.g.e., s.:129

[53] Erden Menteşeoğlu, a.g.e., s.:130

[54] Feridun Kandemir, a.g.e., s.:110

[55] Kılıç Ali’nin “İstiklal Mahkemesi Hatıraları, s.:92’den Aktaran, Hamza Malkoç, a.g.tez., s.:59

[56] İkdam Gazetesi, 5 Nisan 1923’den aktaran Hamza Malkoç, a.g.tez. (Ali Şükrü Bey’in cesedi bulunduktan sonra, 1 Nisan 1923 günü akşamdan sonra, yani yatsıya doğru) da İtfaiye meydanındaki evinde arama yapılır. Birileri Senaryoya uygun olarak her hazırlığı önceden planlandığı gibi yapar ve sahte delilleri yerleştirirler.)

[57] Erden Menteşeoğlu, Giresunlu Fedailerle Konuştum onlarda Çılgındı, Yardımcı Ofset Matbaası, 2008, s.119

[58] Vatan Gazetesi, 1 Nisan 1923’den aktaran Hamza Malkoç, a.g.tez.

[59] Rauf Orbay, “yemekten  sonra  gelip  sizinle  görüşeceğim dedim. Fakat istasyondaki  dairede  yemek  yerken  bir  de  baktım Mustafa Kemal  Paşa  Latife Hanımla beraber otomobille geldiler”  diyerek  bunu doğrulamıştır. (Feridun Kandemir, a.g.e., s.:112)

[60] TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I.,Cilt, 28’in 305 v.d.

[61] Topallı, a.g.e. ,s.:76 (Topallı, 40-50 arasında ifadesini kullandığından, en az sayı tarafımızdan alınmıştır.)

[62] Toplam mevcudu 144 olup, Gıcıroğlu Muharrem Çavuş, çatışmadan sonra yaptığı sayımda kaybın 27 olduğunu ve orada sağ bulunanların da 80 olduğunu belirtmektedir. (Menteşeoğlu, a.g.e., s.:124) Topallı ise, çatışma öncesindeki sayının 130 olduğunu (Topallı, a.g.e., s.:76) yazmaktadır. Çatışma sırasında olay mahallinde olmadığından bu sayıyı, çatışmadan sağ kalan ve Giresun’a dönen mücahitlerden almıştır. Doğrusu muhakkak Gıcıroğlu Muharrem Çavuş’un verdiği sayı olan 107’dir.

[63] TBMM’de ve Ankara Garında bulunan Mustafa Kemal Paşa’nın konutunda hizmet görenlerde bu sayıya dahildir.

[64] Sarıbayraktaroğlu,  a.g.e., s.:140

[65] Topallı, a.g.e., s.:76

[66] Akşam yemeğinden önce takibat emrinin verildiğini söylemiştir. (Feridun Kandemir, a.g.e., s..110)

[67] Hasan Pulur, Emekli General  İ.Hakkı Tekçe’nin Anıları, Kaynak Yayınları, İstanbul 2000, s.:37 v.d.

[68]TBMM Zabıt Ceridesi, Devre I.,Cilt, 28’in 305 v.d.

[69] Erden Menteşeoğlu, a.g.e, s.:122

[70] Mevlüt Baysal, Yakın Tarihimiz, Vatan Gazetecilik ve Mat.T.A.Ş. İstanbul, 6 Aralık 1962, C-4, Sayı:41, s.58 v.d.

[71] Erden Menteşeoğlu, a.g.e, s.:122

[72] Erden Menteşeoğlu, a.g.e, s.:123

[73] Hasan Pulur, a.g.e., s.:37 v.d.(Bu çatışmada bulunan bir zabit, 35 askerin öldüğünü ifade etmiştir. Topallı, a.g.e., s.:78)

[74] Teoman Alpaslan, a.g.e., s.:596

[75] Kılıç Ali  engin hayal gücü ile anlatıyor: “İsmail Hakkı Bey, kıtasını alarak Topal Osman’ın bulunduğu evin çevresini sardı. Osman Ağa’ya teslim ol çağrısı yapıldı. Bu çağrı kabul edilmeyince çatışma başladı. Yarım saat süren çatışma sonunda Topal Osman yaralı olarak yakalandı. Yarası ağırdı. Yirmi dakika sonra hastaneye nakledilirken sedye içinde öldü”  (Hulusi Turgut, a.g.e., s.:191)

[76] Rauf Orbay’da bunu teyit etmekte ve “Osman Ağa hakkındaki takibat emrinin akşam yemeğinden önce verildiğini” söylemektedir. (Feridun Kandemir, a.g.e., s.:110)

[77] Uğur Mumcu, Karabekir Anlatıyor, s.79

[78] Erden Menteşeoğlu, a.g.e, s.:122

[79] İsmail Hakkı Tekçe, anılarında ise bu ayrıntıları vermeyerek, “Taburu toplayıp hareket ettim.  Tabur Topal Osman’ın bulunduğu Papazın köşkünü ve Çankaya mıntıkasını kuşatmaya başladı. Çember daralırken, Topal Osman’ın müfrezesinden üzerimize ateş edildi. Bir erim şehit oldu. (Dorusu ise 35’dir)  Bunun üzerine çarpışmaya başladık. Şafak attığı zaman biz hala vuruşuyorduk. Öğleden evvel çatışma bitti. Topal Osman’ın kuvvetleri bertaraf edilmiş, Topal Osman’da yaylım ateşinde vurulmuştu” şeklinde olayı basitleştirerek, geçiştirmektedir. (Hasan Pulur, Muhafızı Atatürk’ü anlatıyor., Kaynak Yay., İst., 2000, s.:38)

[80] Topallı toplam kaybın 18 olduğunu, ancak bunlardan 16’sının isimlerini vermektedir. (Topallı, a.g.e. ,s.: 75 ve 77-78) Gıcıroğlu Muharrem Çavuş’un verdiği sayı doğrudur. Çünkü, Topallı başkasından öğrendiklerine göre, Muharrrem Çavuş ise bizzat kendi sayımı ile olay günü bunu belirlemiştir.

[81] Rahmetli Dedemin, Amcama, O’nun da bana aktardığı hatıratı. Ayrıca: Erden Menteşeoğlu, a.g.e, s.:124

[82] Erden Menteşeoğlu, a.g.e, s.:124

[83] Erden Menteşeoğlu, a.g.e, s.:124

[84] Erden Menteşeoğlu, a.g.e, s.:124 v.d.

[85] Yazıda yanlışlık olmayıp, orijinali bu şekildedir.

[86] TBMM 1.Dönem Zabıtları, Devre-I, Cilt:28, s.308

ZİYARETÇİ YORUMLARI
  1. Erdem Giresunlu dedi ki:

    Yazara bir soru: 1923 yıllarında, Ankara’da iki büyük siyasi cinayet işlenecek ve Atattürk’ün bunlardan haberi olmayacak, Atattürk’ün izni veya isteği olmadan bir Garnizon komutanı ortalıkta iki büyük cinayet işleyebilecek kadar gözü kara olacak da bu kişi Atatürk tarafından cezalandırlmayacak, öyle mi? Bu yazdığınıza gerçekten kendiniz inanabiiyor musunuz, yoksa Atattürkçülük damarınız ağır bastığından, veya başka sebeplerden asıl faili görmezden mi geliyorsunuz, ya da saklamaya mı çalışıyorsunuz? Bu mızrak çuvala sığar mı zannedersiniz? Bu cinayetlerin Atatürk’ten habersiz işlenmiş olmasıkatiyyen mümkün değildir, bunu birazcık akıl sahibi herkes kolayca anlayabilirken siz ne den tersini iddia etmek ihtiyacını duyuyorsunuz? Bu gerçeği açıklıyorum derken, aslında gerçeği gizlemek olmuyor mu?!

  2. Erdem Giresunlu dedi ki:

    Aslında bir gerçeği yani Ali Şükrü Bey’i aslında Topal Osman Ağa’nın öldürmediğini, bu işi İ. Hakkı Tekçe’nin organize ettiğini çok güzel bir şekilde açıklamışsınız ancak olayın arkasındaki asıl faili gizleyerek, işlenen cinayetlerin sebebini ve arka planını da saklamış olduğunuzdan, bir çuval inciri berbat etmiş oluyorsunuz! “Bu cinayetlerden Atatürk’ün haberi yoktu, ima bile etmedi” yargısına nereden varabiliyorsunuz? Hem de odönemde Atatürkten habersizx böyle iki büyük siyasi cinayet işlemek mümkün mü? Böyle bir riski ki ucunda idam varken, İ.Hakkı Tekçe’nin yerinde siz olsaydınız “sırf makam münasebetiyle” göze alabilir miydiniz? Kelle gittikten sonra, makamın bir önemi kalır mı? Bu kadar mantıksız bir gerekçe olabilir mi? Sinek mi öldürülüyor, tavuk mu kesiliyor? İki büyük siyasi cinayet işleniyor, gerkçesi “makam koruma gayesi”!!! Öyle mi? İ. Hakkı Tekçe’nin makamı (Garnizon Komutanlığı) ile Ali Şükrü veya T. Osman’ın ne alakası vardı?! bari biraz daha mantıklı bir gerekçe gösterebilsetydinşiz de yutması kolay olsaydı!!! Bir de güya gerçeği açıklıyorsunuz, gerçeği söylemeniz buysa,i Allah yalanınızdan korusun!!!

    1. kerim dedi ki:

      Yerinde sorular…

YORUM YAZ

Bir Cevap Yazın

escort eskisehir ankara escort escort samsun escort bursa mugla escort
Mersin'de vazgecilmez an gecirmek isteyenlerin sitesi escort sizleri bekliyor!
Turkiyede adini duyurmus en kalitali porno film izleme sitesi porno videolar
www.mobilsikisleri.com
3D ile Porno izle
porno izlemek zevkli porno filmler hd mobil porno izle