|
Denize doğru
uzanan ve karşısında Doğu Karadenizin yegâne
adasının (Giresun adası, Ares, Aretias, Areos
Nesos, Puga) bulunduğu bir yarımadanın
üzerinde yer alır. Yarımadadaki kale
yerleşmenin çekirdeğini oluşturmuştur. Eski
adı Kerasus olup bugünkü adı da bu kelimeye
dayanır. Kerasusun civarda bol miktarda
yetişen kirazdan geldiği rivayet edilir. Bir
başka kaynağa göre bu isim, yarımadanın denize
doğru bir boynu gibi uzanması dolayısıyla eski
Yunancada boynuz anlamına gelen kerastan
türetilmiştir. Kaynaklarda adı Kerasus,
Kerasous, Cerasous, Chirizonda, Cerasonte,
Kerassunde şekillerinde de geçen şehir Türk
hâkimiyeti döneminde bugünkü söylenişiyle
anılmıştır.
Tarih
Şehrin nüvesini
oluşturan kalenin ne zaman kurulduğu ve nasıl
bir yerleşmeye sahne olduğu hakkında kesin
bilgi yoktur. Hititler döneminde Azzi
ülkesinin bu bölgeyi de içine aldığı, milâttan
önce IV ve V. yüzyıl Grek kaynaklarında ise
Pontos denilen kesimin bir parçası olduğu
belirtilir. Kerasus adlı bir yerleşme yerinin
veya kalenin, milâttan önce 670lerde
Karadeniz bölgesinde koloniler teşkil etmeye
başlayan Miletoslular tarafından kurulduğu
ileri sürülür. Fakat bu ad altındaki koloninin
Giresunun bugünkü yerinde bulunup bulunmadığı
tartışma konusudur. Ksenefonun (m.ö. 350)
ifadeleri bu konuda kesin bilgilere ulaşmayı
güçleştirmektedir. Onun belirttiğine göre,
başında bulunduğu Yunanlı askerlerle (Onbinler)
milâttan önce 400lerin başında ulaşıp bir ay
kadar kaldıkları Trabzondan üç günlük
mesafedeki yerin bugünkü Giresun olmayıp
Vakfıkebir körfezinde bulunduğu ve bunun
yörede yer alan Kereşon deresi (Kirazlık)
adından teyit edildiği üzerinde durulmaktadır.
Bazı yazarlar ise söz konusu bilgilerin
doğrudan doğruya Giresunun günümüzdeki yerini
işaret ettiğini belirtirler. Strabon (ö.
21den sonra), Amisostan (günümüzdeki
Samsunun yerinde) itibaren şehirleri sayarken
Kytorostan sonra (günümüzdeki Orduya 8 km.
mesafede) Farnakianın geldiğini, buranın
Kytorosta oturanlarca iskân edildiğini,
buradan önce İskhopolise (Tirebolu [?]),
oradan da orta büyüklükteki Kerasusa ve
Trapezusa ulaşıldığını yazar. Bundan dolayı
Kerasus ile Farnakianın ayrı şehirler olduğu
ifade edilir. Arrien (ö. 176),
idarecilik yaptığı bu bölgeden Roma
imparatoruna yazdığı mektupta Farnakianın
eski adının Kerasus olduğunu ve buranın da
Sinoplular tarafından kurulduğunu bildirir.
Bütün bu bilgilerden hareket edene pek çok
araştırmacı, milâttan önce 183te Sinopu
aldıktan sonra bölgeyi ele geçiren Pontos
Kralı I. Farnakes (m.ö. 190-169) tarafından
kurulan Farnakianın bugünkü şehrin bulunduğu
yarımadada yer aldığını, uzun süre bu adla
anıldığını ve Romalılar döneminde buranın
Kerasus şeklinde adlandırıldığını belirtir. A.
Bryer-D. Winfeld ise Farnakianın Yason
burnunda olabileceği ihtimalini ileri
sürerler. Onlara göre eski coğrafyacıların
verdiği karışık bilgiler, XIX. yüzyılın bazı
titiz araştırmacılarınca üç ayrı Kerasusun
varlığını ortaya çıkarmıştır. Bunlardan biri
Sinopun batısında, ikincisi Vakfıkebirin
doğusunda (Kireşon), üçüncüsü de bugünkü
şehrin biraz uzağındaki vadide yer almakta
olup Kireşon-Kerasus ihtimali çok zayıftır;
Kerasus için Giresundan daha uzakta herhangi
bir yer aramaya da ihtiyaç bulunmamaktadır.
Çevresinde
önemli gümüş ve demir üretim yerleri olan
Giresun, Pontusluların ardından milâttan önce
64te Pompeius tarafından zaptedildi. Ancak
Romalılar burada tam bir hâkimiyet kurmadılar.
Milâttan önce 64 ile milâttan sonra 64 yılları
arasında bazı önde gelen ailelerin mâlikane
arazileri içinde kaldı. Romalılar devrinde
burada para da basıldı. Roma idaresinin ilk
dönemlerinde, Romalı yazarlardan Ammianus
Marcele göre Romalı kumandan Lucullus buraya
geldiğinde yabani kiraz ağaçlarını görmüş ve
fidanlarını Romaya götürmüştü. Bu bilgi
kirazın dünyaya buradan yayıldığı rivayetinin
kaynağı olmakla birlikte Romada daha önce de
kirazın bilindiği belirtilir. Şehir
Romalıların idaresinden Bizansın denetimine
girdi. 1071 sonrasındaki hızlı Türk fetihleri
sırasında ele geçirilen yerler arasında
Trabzon ve yöresinin bulunduğu bilinmektedir.
Bununla birlikte Kerasusun da Selçukluların
hâkimiyeti altına girdiğine dair herhangi bir
bilgi yoktur. Haçlıların İstanbulu
işgallerinin (1204) ardından Trabzonda
kurulan Rum İmparatorluğunun sınırları içinde
kalan kaleye yönelik Türk akınları ve tehdidi
bundan sonra da sürdü. Selçuklular Sinop ve
Samsun yöresine hâkim olduktan sonra Trabzon
Rum İmparatorluğunun batı sınırlarını
zorlamaya başladılar. 1297de Ünye yöresini
ele geçiren ve Çepniler olduklarına inanılan
Türkmenler Trabzona kadar akında bulundular.
Bu tarihlerden itibaren Karadenizde ticaret
kolonileri kurmaya başlayan Cenevizlilerin de
şehirde temsilcilerinin olduğu sanılmaktadır.
Dolayısıyla burada ayrıca Ceneviz nüfuzu da
etkili olmuştur. XIV. yüzyılın başlarında
Çepni Türkmenlerinin akın faaliyetleri
sırasında kalenin zaptedildiği tahmin
edilmektedir. Nitekim tarihçi Panaretosun
kısa yıllığına göre 1301de İmparator II.
Alexios Kerasusa gelip Koustougans adlı
Türkmen beyini yenilgiye uğratmış, surları
yeniden yaptırıp kaleyi tahkim etmişti.
Panaretosun zikrettiği bu Türkmen beyinin
Küçük Ağa veya Küçdoğan olduğu
belirtilmektedir. Giresunun bilinen ilk Türk
fâtihi olduğu anlaşılan bu beyin adının,
bölgede bulunan bir yerleşme yerinin isminden
hareketle Kuşdoğan şeklinde okunması daha
doğru olmalıdır. Bu beyin bölgede etkili olan
Bayram Bey ile irtibatı hakkında herhangi bir
bilgi yoktur. Ancak Bayram Beyin 1332de
Hamsiköye kadar geldiği Panaretos tarafından
belirtilmiştir. Çağdaş kaynaklardan
Livadenosun raporuna göre 1341den kısa bir
süre önce Kerasus Türkmenlerin eline geçti.
Fakat bu konuda tamamlayıcı bilgi
bulunmamaktadır. Ayrıca yine Panaretosun
ifadelerinden anlaşıldığına göre daha bu
sıralarda şehrin art bölgesi ve etrafı
kalabalık Çepni gruplarının iskânına sahnen
olmuştu. Nitekim Kelkit vadisinden gelip
Harşit ırmağı boyunca yerleşen Çepniler sahile
kadar inmişlerdi. III. Alexios 1380 Şubatında
üzerlerine yürüyüp bunları dağıtmış, hatta
kayıklarına da el koymuştu. 1348de şehirde
ticaret kolonileri olan Cenevizlilerce
yağmalanıp kale dışındaki yerleşme yeri
yakılan Kerasus, Trabzon Rum İmparatorluğunun
karşı karşıya kaldığı iç bunalımlar sırasında
kuvvetli bir sığınak olarak ön plana çıktı.
Grandük Niketasın bir iç mücadele esnasında
buraya kaçıp (1354) daha sonra topladığı
kuvvetlerle Trabzona yürüdüğü, fakat
başarısız olunca geri dönüp kaleye kapandığı,
bunun üzerine İmparator Alexiosun burayı
kuşatıp itaat altına aldığı bilinmektedir.
1356da imparator noeli burada geçirmişti.
Panaretos ayrıca, 1361de Ünyeye giden
imparatorun Kerasusa geri dönerken aynı
zamanda damadı olan Bayram Beyin oğlu Hacı
Emîr Beyin de kendisine refakat ettiğini
yazar. Yine ona göre III. Alexios da
Niksar hâkimi Tâceddin Beye nikâhladığı kızı
ile Kerasusa gelmiş, Trabzondaki
karışıklıklar üzerine kızını burada bırakıp
geri dönmüştü (1379).
Üzerinde bir de
manastırın yer aldığı Ares adası 1368
Temmuzunda Osmanlı denizcilerinin hücumlarına
hedef oldu. Böylece ilk Osmanlı tehdidiyle
karşı karşıya kalan Kerasus bir süre sonra
bölgedeki Türkmenler tarafından zaptedildi.
Hacı Emîr Beyin oğlu Süleyman Bey 1397
ilkbaharında şehri kuşatıp aldı. Bezm ü
Rezme göre bu fetih Kadı Burhâneddin
tarafından büyük bir memnuniyetle
karşılanmıştı. Fetihten yedi yıl sonra 1404te
Trabzona gitmek üzere Giresundan geçen
Katalan elçisi Clavijo, bu sahillerin Türk
Beyi Arzemirin (Hacı Emîr [?]) kontrolü
altında olduğunu ve onun 10.000 kadar atlı
askeri bulunduğunu yazmaktadır. Giresun fâtihi
Süleyman Beyin ne zaman ve ne şekilde vefat
ettiği, beyliğinin nasıl ortadan kalktığı
bilinmediği gibi Giresunun hangi tarihte
tekrar Trabzon Rum İmparatorluğunun eline
geçtiği hakkında da bilgi yoktur. Fâtih Sultan
Mehmedin Trabzonu fethi sırasında Giresun
imparatorluğun elinde kuvvetli bir kale
durumunda bulunuyordu. Muhtemelen Fâtih,
1461de Trabzonu alışının ardından geri dönüş
sırasında burayı da teslim almıştı. Şehrin
direnmeksizin zaptedildiği, fetihten yirmi beş
yıl sonra yapılan tahrirden de
anlaşılmaktadır.
Osmanlı idaresi
altında Giresun bir liman şehri olarak gelişme
gösterdi. Bu dönem boyunca zaman zaman bazı
önemli olaylarla karşı karşıya kaldı. XVI.
yüzyılın sonlarına doğru görülen eşkıyalık
hareketleri Giresun ve yöresini de etkisi
altına aldı. Daha bu yüzyılın başlarında
Giresunun Çepnilerle meskûn dağ köylerinin
bir kısım halkı Safevî propagandasının
esiriyle İrana kaçmıştı. Yüzyılın son
çeyreğinde ise Pazarsuyu kazasında toplanan
otuz kadar medreseli (suhte) etrafta
eşkıyalıkta bulunarak Giresunda pek çok yeri
basıp yağmalamışlar ve bunlar has voyvodası
Zünnûnun yöreden topladığı il erleri
vasıtasıyla 1574 yazında bertaraf
edilmişlerdi. 1586 ve 1587de şehirde muhafız
olarak bulunan yeniçeriler bazı karışıklıklar
çıkardılar. 1594te bu eşkıyalık hareketleri
had safhaya ulaştı, yöreden 200 hâne terk-i
vatan etti. XVII. yüzyıl başlarındaki bu tür
sıkıntılar ve Celâlî gruplarının faaliyetleri
halkın merkeze başvurmasına yol açtı. Ordu
bölgesinden Hacı Şamlu Giresun Kalesini
kuşatmış, bu tehlike Seyyid Mehmed Paşanın
gayretiyle atlatılmıştı. 1634te ise Kazaklar
Giresun yöresini yağmaladı. Evliya Çelebi,
Kazakların Giresun karşısındaki adaya
kayıklarını saklayarak saldırdıklarını
belirtir. 1683teki Viyana seferi için 300 er
gönderen Giresun, XVIII. yüzyılın ikinci
yarısına doğru bölgede etkili olan âyanın
mücadelesine sahne oldu. 1756da Canik
muhassılı olan Süleyman Paşa ve kardeşi Ali
Bey 12.000 kadar kuvvetle şehri basıp
yağmaladılar. Kaleye kapanan halk yirmi üç gün
süren kuşatmadan oldukça etkilendi. Bu sırada
şehir yakıldı, mallar gemilerle Samsuna
taşındı. Söz konusu tahribatın izleri kolay
kapatılamadı. Hemen ardından devlet tarafından
takibata uğrayan idam mahkûmu iki âyan kaleye
sığındı ve kendilerini kuşatan Canikli Ali
Beye altmış gün kadar direndikten sonra ele
geçirildi. 1789da başlayan savaş dolayısıyla
Soğucak ve Anapa taraflarına gitmekle
görevlendirilen bölge âyanı arasında Giresun
yöresindekiler de vardı. Bu dönemde şehirde
dizdar Lâçinoğlu Hacı Mustafa nüfuz tesis
etmişti. XIX. yüzyılın ilk çeyreğindeki
Tuzucuoğulları isyanı Giresunun da içinde
bulunduğu bölgeyi etkiledi. Bunlara katılan
Lâçinoğulları 1816da Giresuna tam olarak
hâkim oldular. II. Mahmudun gönderdiği iki
firkateyn ile bir korvet Giresun önlerine
gelerek yeniden kontrolü sağladı. Şehir asıl
önemli olayları Millî Mücadelede dönemlerinde
yaşadı. İşgale uğramamasına karşılık Rusların
Trabzonu alıp Harşıta kadar ilerlemesi
şehirde büyük bir endişeye yol açtı. Yörede
Pontus Rum Devleti kurmaya yönelik hareketler,
Rum çetelerin faaliyetleri ve bunlara karşı
direniş pek çok karışıklığa sebep oldu.
Direnişi örgütleyen belediye reisi Topal Osman
Ağa önemli faaliyetlerde bulundu. Giresun
askerlik şubesi başkanı ve Türk dili, kültürü
hakkında yazıları olan Hüseyin Avni Bey de bu
mücadelede rol oynadı. Cumhuriyet döneminde
vilâyet merkezi haline getirilen (1923)
Giresunun Rum nüfusu Lozan Antlaşması
sonrasında yapılan mübâdele ile burayı
terketti.
Fizikî, Sosyal ve Kültürel Yapı
Osmanlı
hâkimiyetine girişine kadar müstahkem bir kale
olarak önemini koruyan, Antikçağda
madenleriyle ün yapan ve denizindeki balıkları
övülen Giresun, nispeten korunaklı limanı ile
de Doğu Karadeniz bölgesindeki birkaç askerî
üsten biri olmuştur. İlkçağ yazar ve
coğrafyacılarının verdikleri bilgiler şehrin
bu özelliğini aksettirmektedir. Ortaçağa
doğru Pontus bölgesinde fındık ticaretiyle ön
plana çıkan, iç kesimlerdeki Karahisarla yol
bağlantısı olan ve bu kesimin hububatının ve
madenlerinin ihraç limanı özelliği kazanan
Giresun, Ortaçağda dokuma mâmulleri ve şap
ihracıyla dikkati çeken bir kale-şehir
durumundaydı. Bu dönemde yerleşme, denizden
100 m. yükseklikte volkanik kayalar üzerindeki
alenin hemen etrafına ve doğusuna doğru
gelişmeye başlamıştı. VII. ve VIII.
yüzyıllarda burada Bizansa ait resmî bir
ticaret bürosu vardı. Bizans idaresi altında
XI. yüzyıldan itibaren bir metropolitlik
haline geldi. 431den 1673te Trabzona
nakledilmesine kadar piskoposluk görevinde
bulunan altmış kişinin adları bilinmektedir.
Bizans döneminde gösterişsiz bir yer olmakla
birlikte kültürel açıdan hayli hareketli bir
dinî merkezdi. Nitekim burada İncil
nüshalarının çoğaltılması işiyle uğraşan
hattatlar vardı. Trabzon Rum İmparatorluğu
döneminde bölgedeki ikinci önemli merkeze
haline geldi ve civardaki Türkmenlere karşı
imparatorluğun batı ucunda müstahkem bir kale
oldu. Hatta Türk fethini bildiren Bezm ü
Rezmde burası, son derece sağlam ve o
zamana kadar hiçbir müslüman topluluğun ele
geçiremediği bir kale olarak anlatılır.
Schiltberger Karadeniz bölgesindeki şehirleri
sayarken Samsun ve Trabzonun yanında
Giresunun da (Kereson) adını zikreder. Bu da
şehrin belirli ve bilinen bir merkez olduğunu
gösterir. Katalan elçisi Clavijo ise 9 Nisan
1404te gördüğü şehrin sahilde yer aldığını,
evlerinin denize dönük olduğunu belirtir. Bu
ifadelerden, daha XIV. yüzyıl sonrasında
burada sivil yerleşimin bulunduğu ve kalenin
doğusundaki denize inen yamaçta limana doğru
evlerin sıralanmış olduğu anlaşılmaktadır.
Osmanlı hâkimiyeti döneminde de bu durumunu
koruduğu bilinen Giresun bir kale-şehir ve
liman olarak tedrîcî bir gelişme gösterdi.
Osmanlı dönemi
Giresunu hakkında en ayrıntılı bilgiler, XV
ve XVI. yüzyıllara ait Trabzon sancağı tahrir
defterlerinde yer alır. Bu defterlerden en
erken tarihli olanına göre 1486ya doğru
yerleşmenin kale içinde ve hemen civarında
olduğu, askerî vasfın ön plana çıktığı bir
şehir özelliği gösteren Giresun 114 nefer,
yirmi iki bîve (dul) hıristiyan nüfusa
sahipti. Bunlar kaleyi tamir etmek,
Giresundan geçen gemilere kılavuzluk yapmak
şartıyla her türlü vergiden muaf
tutulmuşlardı. Bu durum Osmanlıların şehri
barış yoluyla teslim aldığını gösterir. Kalede
muhafızlar dışında dört sivil müslümanın adı
deftere kaydedilmiştir. Giresunun ilk
müslüman sivil sakinleri olan ve her biri eski
timar sahibi bulunan bu şahıslar Çepni Ali,
Çankırılı Hamza, İbrâhim, Îsâ oğlu Ali idi.
Kalede ise dizdar Kalkandelenli Yûsufun
idaresinde otuz kadar muhafız görev yapıyordu.
Bu muhafızların bazılarının isimleri altında
Niğbolu, Manastır, Üsküp, Sofya, Semendire,
Selânik, Kesriye ve Kefeli olduklarına dair
kayıtlar bulunmaktadır. Bu rakamlara göre
şehirde 600-700 kişinin yaşadığı tahmin
edilebilir. Bunların hepsinin kale içinde
oturup oturmadığı belli olmamakla birlikte
kale dışında sahile doğru uzanan evlerden
ikamet ettikleri söylenebilir.
1515e doğru
şehrin nüfusunda artış oldu. Bu sırada şehirde
yirmi altı hâne, beş mücerred, iki mütekaid
sipahiden ibaret müslüman nüfus yaşıyordu.
Bunlar civardan gelip şehre yerleşmişlerdi.
Aralarında Çepni, Trabzonlu, Bayramlı nisbeli
şahısların bulunuşu bu iskânın yönünü tayin
eder. Öte yandan hıristiyanlar da üç grup
halinde kaydedilmiş olup bunlardan 103 hâne,
otuz altı mücerred, kırk bîve eskiden beri
şehirde ikamet edenlerden (kadîmî raiyyet)
oluşuyordu. Altmış üç hâneden ibaret ikinci
grup sonradan gelip buraya yerleşmişti. Elli
beş hânelik diğer grup ise eski hıristiyan
halka hizmet üzere buraya getirtilen ve
sonradan bu mükellefiyetleri kaldırılanlardan
müteşekkildi. Bu sonuncular Trabzon, Rize,
Akçaabat, Sürmene, Of, Yomra, Pazar gibi
yerlerden sürülerek şehirde iskân
edilmişlerdi. Bunların içinde eskiden köle
statüsünde iken daha sonra bağışlananlar,
hatta Rus nisbesiyle kaydedilenler de vardı.
Muhtemelen bunlar, Giresunu iktisadî bakımdan
desteklemek üzere Yavuz Sultan Selimin
Trabzondaki sancak beyliği sırasında
getirtilmişlerdi. Nitekim babası ile
anlaşmazlığa düşen Selim, oğlu Süleyman
(Kanûnî) için sancak istediğinde kendisine
teklif edilen Giresun, Kürtün ve Şiranın
gelirlerinin düşük olduğunu, Giresunun bir
kaleden ibaret olup has gelirlerine yarar
bulunmadığını, dağlık olan yöredeki köylerde
birbirine bitişik bir evin dahi yer almadığını
belirtmişti. Dolayısıyla herhangi bir ihtimale
karşı, özellikle şehzadenin oturabileceği bir
yer vasfını haiz Giresunu nüfus ve ekonomik
açıdan desteklemek üzere bölgeden hem müslüman
hem de hıristiyanların buraya naklini
sağlamaya çalıştığı ileri sürülebilir. Bu
tayin gerçekleşmemekle birlikte alınan
tedbirler Giresunun gelişmesine zemin
hazırlamış olmalıdır. Nitekim şehirde otuz
kadar kale muhafızı ile beraber 1515e doğru
toplam nüfus 1500e ulaşmış ve ilk tahrire
göre aradan geçen yirmi yirmi beş yıllık süre
içinde nüfus üç kat artış kaydetmiştir. Bu
artışın şehrin fizikî açıdan büyümesine ede
yol açtığı, sahil kesiminde yeni iskân
mahallerinin ortaya çıktığı, Selimin inşa
ettirdiği caminin de müslüman iskânını
yönlendirdiği söylenebilir.
Giresunun nüfus
yapısı 1554te 1515teki durumla benzerlik
gösterir. Müslümanlar otuz üç hâne, on üç
mücerredden ibaretken yine üç grup olan
hiristiyanlar 214 hâne, doksan dört mücerred
nüfusa sahipti. Bu dönemlerde Giresun
Kalesinin iç ve dış surları deniz kenarına
kadar inmekteydi. Kalede 1515te altı kadar
top, yirmi sekiz tüfek, üç mancınık, yirmi
sekiz yay vardı. 1556 tarihli bir kayda göre
dört beş kadılığın halkının barınabileceği,
herhangi bir tehlike anında 5-10.000 kişinin
sığınabileceği müstahkem bir kale özelliği
taşımaktaydı. XVI. yüzyılın ikinci yarısından
sonra şehir giderek önem kazandı ve limanı
daha faal bir hale geldi. 1583te kale içinde
ve dışındaki yerleşme yerleri mahallere
ayrılmış olarak görülmektedir. Nitekim tahrir
defterinde, tamamında gayri müslimlerin
oturduğu altı mahallenin adı kayıtlıdır. Dört
grup halinde kaydedilen müslümanlar ise
cemaat başlığı altında yer almışlardı,
toplam nüfusları 273 neferdi. Bunlardan iki
cemaat 1554ten sonra getirilip şehre
yerleştirilmişti. Yine cemaat başlığı altında
zikredilen kırk bir nefer hıristiyan yanında
altı mahallede toplam 304 nefer daha
bulunuyordu. Giresunun ilk mahalleleri olan
bu birimleri Yukarı mahalle, Lonca, Uğrukapı,
İçkale, Penbedûz ve Perçin (?) adlarını
taşımaktaydı. Bunlardan ilk dördünün adı bugün
de yaşamakta olup şehrin eski fizikî yapısının
sınırlarını tayin eder. Müslüman nüfusun da
aşağıda camiinin etrafında ayrı bir mahalle
oluşturduğu düşünülebilir. 1579da Trabzona
giderken bir gece burada konaklayan Âşık
Mehmed Giresunun küçük bir belde olduğunu,
surunun bulunmadığını, bir cuma camii ile
çarşının yer aldığını yazar. Onun ifadeleri
hiç şüphesiz kale dışındaki batı ve doğu
yönünde sahile uzanan varoş kesimini
nitelemektedir. Buradaki Cuma kılınabilir
camiinin Yavuz Sultan Selimin adıyla anılan
cami olması kuvvetle muhtemeldir. Söz konusu
caminin çeşitli vakıfları vardı. On altı
hizmetlinin ücretleri buradan karşılanıyordu.
Ayrıca çevre köyler halkından da cami için
görevliler belirlenmişti. Meselâ kalabalık
cüzhanların çoğu civar söylerde oturmakta ve
Cuma günleri buraya gelmekteydi. Bu durum
Çepnilerin dinî açıdan temayüllerinin
niteliği bakımından dikkat çekicidir. Caminin
vakıfları arasında çeşitli dükkanlar, bir
kervansaray ve pazar yeri geliri Trabzon
sancak beyi Kasım Bey tarafından
bağışlanmıştı. Bundan başka kale içinde
muhtemelen fetihten hemen sonra muhafızların
ihtiyacını karşılamak üzere yaptırılan bir
küçük mescidin daha bulunduğu tahmin
edilebilir.
XVI. yüzyılda
şehir halkı denizcilik yanında civardaki
bahçelerde ziraatla meşguldü. Vergi gelirleri
arasında olan ve ekonomik bir değer taşıdığı
anlaşılan başlıca ürünler meyve, ceviz,
hububat, soğan-sarımsak, kendir, nar, üzümdü.
Darı ve fındığın ekonomik bir değer kazanması,
bilhassa bu sonuncu ürünün vergi gelirleri
arasında yer alması 1580lerde oldu. Yörenin
kendine has üzümlerinden yapılan şıra önemli
miktarlarda elde ediliyordu. Deniz
nakliyatçılığı ve balıkçılık da ön plandaydı.
Küçük gemi ve sandal yapım tezgâhları vardı,
bu tezgâhlarda yapılan veya bakıma alınan gemi
karşılığı vergi alınıyordu. Sıvı içecek, yağ,
balık, gön gibi maddeleri koymaya yarayan
fıçılardan elde edilen vergi geliri 3500
akçeye ulaşmıştı. Bu aynı zamanda ticarî
faaliyetin de bir göstergesidir. Giresun
Limanının gümrük geliri XV ve XVI.
yüzyıllarda 3000 akçe idi. Ayrıca bir de liman
resmi alınıyordu ve bunun miktarı, defterde
Nişi adıyla kaydedilen Giresun adasıyla
birlikte 420 akçe dolayındaydı. Şehirde
üretimi yapılan keten bezi ve diğer
dokumaların boyandığı bir boyahane de vardı.
Keten bezi üretiminden sağlanan vergi 1500
akçeyi buluyordu.
Deniz yolunun
yanı sıra çok işlek olmasa da kara yoluyla
Samsun ve Trabzona bağlantısı vardı. Bu
yolların yalnızca sahil kesiminde olmayıp
zaman zaman iç bölgeleri takip ettiği
anlaşılmaktadır. Zira geçit yerlerinde
yolların bakımı için bazı köylerin ahalisi
görevlendirilmişi, çok sayıdaki dereler
üzerindeki köprülerin tamiri de yine bunlara
havale edilmişti. Âşık Mehmed Trabzon ile
Giresunun karadan üç, Samsun ile Giresunun
ise dört günlük mesafede olduğunu belirtir.
Özellikle Trabzon-Giresun arasının üç günlük
yol olduğuna dair bilginin antik devirdeki
Ksenefonun ifadeleriyle benzerliği dikkat
çekicidir. Yine Giresunu iç kesime,
Şebinkarahisara bağlayan ve Antikçağdan beri
kullanılagelen kara yolu işlerliğini
sürdürmekteydi. Buradan getirtilen mallar
Giresuna indiriliyor ve oradan deniz yoluyla
sevk ediliyordu. Özellikle maden (bakır, gümüş
ve demir) taşımacılığı bu yolla yapılıyordu.
Tahrir defterlerinde bu yol için yol bacının
kaydedilmiş olması faaliyetin yoğunluğu
hakkında fikir vermektedir.
XVII. yüzyılda
Giresunun fizikî ve içtimaî yapısı hakkında
fazla bilgi yoktur. Kâtib Çelebi, Cihannümâsında
orijinal nüshasında Giresun okunuşu ile
harekelediği şehir hakkında Âşık Mehmedin
verdiği bilgileri tekrar eder. Müteferrika
baskısında ise adı Giresin şeklinde yazılan
şehrin bir dağ üzerinde kalesinin bulunup
harap bir vaziyette olduğu, deniz kıyısında
bir yerde akik taşı çıktığı ilâve edilmiştir.
Evliya Çelebi de burası hakkında tatminkâr
bilgi vermez; çarşı içinde camileri, mescidi,
han, hamam ve pazarı bulunan, fazla büyük
olmayan bir kasaba olarak tanıtır. Limanın
batı tarafında küçük bir caminin yer aldığını
söyler ve Kazakların baskınını söz konusu
eder. Kasım 1682 tarihli bir avârız tahrir
defterine göre şehirde beşi müslümanlara, biri
hıristiyanlara ait olmak üzere altı mahalle
vardı. Câmi-i Kebîr (muhtemelen Sultan Selim
Camii), Kapu Câmi-i Seyyid Paşa, Elhâc Hüseyin
(Hacı Hüseyin Camii), Elhâc Mikdad (Hacı
Mikdad Ağa), Elhâc Sıyâmi adlarını taşıyan
müslüman mahallelerde 116, hıristiyan
mahallelerinde ise altmış beş avârız vergi
mükellefinin adı kaydedilmiştir. Civar köylere
kayıtlı olup şehirde ikamet edenler, askerî
denilen zümreler, seyyid, imam, hatip gibi din
görevlilerinin bu rakama dahil olmadığı hesaba
katılırsa Giresunun toplam nüfusunun
1000-1500 civarında bulunduğu tahmin
edilebilir. Ayrıca 1580lerden itibaren avârız
tahririn yapıldığı tarihe kadar geçen bir asır
zarfında Giresunun nüfusunda önemli bir
değişiklik olmamakla birlikte içtimaî ve
fizikî yapıda birtakım gelişmelerin meydana
geldiği anlaşılmaktadır. Nüfus yapısında
müslümanlar ağırlık kazanırken bu aynı zamanda
fizikî durumu da etkilemiş, kalenin dış
kesimindeki yerleşmede yeni mahalle birimleri
ortaya çıkmıştır. Buna karşılık daha önceleri
sadece hıristiyanların bulunduğu mahallelerin
adları belirtilmeyerek bunlar toplu bir grup
olarak kaydedilmiştir.
XVIII. yüzyılda
şehrin ticarî açıdan geliştiği
anlaşılmaktadır. 1701de şehri gören
Tournefort yeterli bilgi vermez, nispeten
büyük bir liman şehri olduğunu belirtir. Bu
dönemde kale surları iyice harap hale
gelmişti. Tournefortun Giresunu tasvir eden
gravüründe de şehrin sahile doğru uzandığı ve
burada taş evlerin ve camilerin yer aldığı
görülmektedir. XIX. yüzyılın başlarında
Bıjışkyan, biri doğuda Demirkapı Limanı,
diğeri batıda Lonca Limanı denilen iki limanı
bulunan ve bir kısmı dükkân 1000 kadar evi
olan şehirde Rum nüfusun ve kırk hâne
Ermeninin yaşadığını, bir Rum piskoposluğunun
yer aldığını yazar. Bu yüzyıla ait bazı
kayıtlarda Giresunda Sultan Selim Camii, kale
içinde Lonca mahallesinde Muhiddin Camii, Kapı
mahallesinde Şeyh Vakkas Türbesi, Hasan Dede
Zâviyesinin adları geçmektedir. 1847de şehri
gören Hommaire de Hall, buranın antiteatr
şeklinde evlerinden ve harabe surlarından söz
eder; yarısı müslümanlara, yarısı
hıristiyanlara ait 750 ev bulunduğunu
belirtir. Onunla birlikte seyahat eden ressam
Laurensin Giresunu tasvir eden resminde kale
ve doğu kesimindeki evlerin görünüşü
verilmiştir.
Şehir XIX.
yüzyılın sonlarına doğru önemli bir liman
haline geldi; çevrede yetişen ürünlerin dış
bölgelere ulaştırıldığı bir merkez özelliği
kazandı. Cuinete göre 1890larda şehirde dört
ticaret acentesi faaliyet gösteriyordu.
1893te haftada beş altı vapur limana
uğramaktaydı. 1898de limana bağlı kırk iki
mavna, 195 küçük gemi ve dört de büyük gemi
vardı. 1898-1899da Giresun limanına 3165
yelkenli, 140 vapur uğramıştı. Bunların içinde
Rus, Alman, Avusturya, Fransa, İtalya ve Yunan
bandıralı vapurlar da mevcuttu. 1901de
şehirde Fransa, Avusturya, Rusya, İtalya ve
Almanyaya ait kumpanya acenteleri faaliyet
göstermekteydi. Ayrıca yabancı ticaret misyonu
da bulunuyordu. İhraç malları arasında
özellikle pamuklu dokuma, madenî eşya, bıçak,
un, maden (gümüş, bakır) başta geliyordu.
1890da Mısıra, Triesteye, Marsilyaya ve
Rus limanlarına mal gönderilmişti.
Kâgir evleri
bulunan ve etrafı fındıklıklarla çevrili
olarak tasvir edilen XX. yüzyıl başlarının
Giresunu, özellikle iç kesimlerle limanı
arasındaki yol bağlantısı sebebiyle hayli
hareketli bir alışverişe sahne olmaktaydı.
Bakırcılık yanında kilim, abâ, şal, peşkir,
tire gibi dokumalar ekonomik değere sahipti.
Bu hareketli ticaret, şehrin XIX. yüzyılın
sonlarından itibaren fizikî görünüşünü de
etkilemişti. 1870te dokuz han, 230 dükkân,
kırk iki mağaza, dört boyahane, iki basmahane
varken 1871de bir gümrük, bir telgrafhane, on
han, seksen dört mağaza, 224 dükkân, bir
hükümet konağı ve 968 hâne; 1880lerde yirmi
iki han, 392 dükkân bulunduğu
belirtilmektedir. Cuinet ise on beş han, 464
dükkân olduğundan söz eder. 1869-1880
döneminde şehrin nüfusu 9400-9800 dolayında
idi. Ayrıca sekiz cami, dört mescid, beş Rum,
bir Ermeni kilisesi, iki medrese, altısı
müslümanlara, ikisi Rumlara ait sekiz mektep,
bir rüşdiye, üç hamam, on yedi fırın vardı.
Kamûsül-alâma göre 8440 kişinin
yaşadığı şehirde on bir cami, bir tekke, dokuz
kilise, 500 dükkân, on beş han, otuz fırın,
beş hamam mevcuttu. Cuinet ise 1890a doğru
nüfusu 4388i müslüman 4906sı Rum, 936sı
Ermeni olmak üzere toplam 10.230 olarak verir.
Giresunda
başlıca tarihî eserler arasında kalenin
dışında Hacı Hüseyin Camii (1594te
yapıldıktan sonra yıkıldı, 1861de yenilendi),
Hacı Mikdad Camii (1661de ahşapken 1841de
yeniden inşa edildi, 1890da genişletildi),
Kale Camii (1830da Dizdarzâdelere mensup
Emetullah Hanım tarafından yaptırıldı),
Çınarlar Camii (Hacı Vehbizâde Ali Ağaya
ait), Şeyh Kerâmeddin Camii (1900de
yenilendi), Çekek Camii (1884 tarihli kitâbesi
var, Sarı Alemdarzâde binası), Soğuksu Camii
(1896da genişletildi), Şıh Camii, Çıtlakkale
Camii sayılabilir. Kapı mahalledeki Şeyh
Vakkas Türbesi de ayrıca ziyaretgâhtır.
İdari Yapı
Giresun Osmanlı
idaresine girdiğinde bir kaza merkezi olmuştu.
1486da burası Trabzon sancağına bağlı
Zeâmet-i Kürtün adlı idarî bölgenin merkezi
durumundaydı. Bu idarî ünitede eski Çepni
beyleri dönemindeki yapı sürdürülmüştü.
1515te Kürtün kazasına bağlı Çepni vilâyeti
tabirine rastlanmakta ve Giresun bu vilâyetin
merkezi durumunda bulunmaktaydı. Çepni
vilâyeti tabiri XVI. yüzyıl sonlarına kadar
sürdü ve onunu yerini giderek Giresun kazası
adı almaya başladı. Giresun Trabzon
sancağının en batı ucunu oluşturuyordu ve
Canik sancağı ile olan sınırı şehrin biraz
batısındaki Batlama deresi teşkil ediyordu.
Kazanın sahil kesiminde Giresundan başka
Tirebolu, Görele, Anduz, Bedreme kaleleri
vardı; buralarda muhafızların yanı sıra sivil
hıristiyan halk yaşamaktaydı. Bölge XV ve XVI.
yüzyıllarda Çepni ve Kürtün adlı iki ana idarî
birime ayrılmıştı. Bunların alt kademeleri
olarak Yağlıdere, Bayramoğlu, Karaburun,
Üreğir, Alnı Yumlu, Alahanas, Kürtün adlı
idarî birimler mevcuttu. XVI. yüzyılın ikinci
yarısında ise Üreğir, Harşıt ve Yağlıdere
nahiyelerinin varlığı dikkati çekmektedir.
Giresun ve Tirebolu gibi sahil şehirleri
dışındaki kesim hemen hemen tamamıyla
Çepnilerce iskân edilmişti ve bu iskân
yerlerinin çoğu Türkçe ad taşıyordu. XV.
yüzyılda toplam köy sayısı altmış kadardı.
Bugün Giresuna bağlı ilçe merkezleri olan
Eynesil, Esbiye, Dereli birer köy olarak
zikredilmişti. XV. yüzyılın son çeyreğinde
Kürtün ve Çepni vilâyeti bölgesinde toplam
1500 hâne vardı. Bu rakama göre nüfus yekünü
7000 dolayına ulaşıyordu. 1515te ise köy
sayısı 150yi aşmıştı ve toplam hâne sayısı
5000 civarındaydı. Ancak bu tarihten biraz
önce kazanın yüksek köylerinin bir kısım
ahalisi Safevîlerin baskını veya propagandası
sebebiyle İrana göç etmişti. Bunlardan
bazılarının daha sonra Osmanlı hükümetinin
aldığı tedbirlerle geri döndüğü defterde yer
alan kayıtlardan anlaşılmaktadır. Nitekim
1554te bölge nüfusu 7000 hâneye, 1583te 9000
hâneye yükselmişti. Bu rakamlara göre XVI.
yüzyıl boyunca bölge 30-40.000 arasında bir
nüfus yoğunluğuna sahipti. 1682de kazada
avârız vergisi veren köy sayısı yirmi dört
olarak tesbit edilmiştir. Bu durum, Giresun
kazasının XVII. Yüzyılda küçültüldüğünü ortaya
koymaktadır. Bağlı köyler arasında Alın Yuma
(Alnı Yumlu), Ak Yuma, Darıköy, Lapa, Umurlu,
Ülper Kuşluvan (Kuşdoğan), Dereli, Seydiköy,
Kayadibi, Akpınar, Evliya, Uzgur ve
Kurtulmuşun adları sayılabilir. Bütün bu
köylerde oldukça kalabalık bir seyyid
zümresinin varlığı dikkat çekicidir. Meselâ
Alın Yuma köyündeki altmış dört erkek nüfustan
yirmi dokuzu, Derelide seksen altı kişiden
elli ikisi, Kurtulmuş ve civarındaki üç köyün
halkının tamamı (63 kişi) seyyid olarak
kaydedilmiştir. Kazanın toplam nefer sayası,
Giresun hariç 312si seyyid statüsünde 745
kadar olup bu da derbendciler (126 nefer) ve
şehir halkı dahil 6-7000 dolayında bir nüfusu
gösterir.
Giresun kazası
bu idarî durumunu uzun süre devam ettirdi.
Tanzimat döneminde Trabzona bağlıydı. Trabzon
eyaleti kurulunca, Trabzon merkez livâsına
tâbi oldu (1847). 1850de kazanın adı,
Giresun ma Keşab olarak kaydedildi. 1855te
Ordu livâsına, 1856da yeniden Trabzon
livâsına, 1857de Ordu livâsına bağlandı. 1283
(1856) tarihli Devlet Salnâmesinde Trabzon
eyaletine bağlı bir livâ olarak zikredildi ve
sınırları batıya doğru genişleyerek bugünkü
adı Bulancak olan Akköy ve Pirazizi de içine
aldı. Bunun dışında kazaya Keşap ve Kırık
nahiyeleri bağlıydı. Ancak bu durumunu uzun
süre koruyamadı ve 1285te (1868) Trabzon
sancağının kazası oldu. Kaza 1869da doksan
yedi köye, 1870te ise 107 köye sahipti.
Trabzon vilâyetinin 1869 tarihli ilk
salnâmesine göre kazada 25.160 erkek nüfus
vardı; bunun 5156sını Rumlar, 263ünü
Ermeniler teşkil ediyordu. 1870-1874 yıllarına
ait salnâmelerde toplam erkek nüfus 27.429
olarak gösterilmiş, bu toplamın 5626sını
Rumların, 225ini Ermenilerin oluşturduğu
belirtilmiştir. Bu rakamlara göre toplam
nüfusun bu devrede 50-55.000 dolayında
bulunduğu tahmin edilebilir. 1875ten 1878e
kadar Karahisâr-ı şarkî sancağına bağlanan
Giresun kazası, 1879da tekrar Trabzon merkez
sancağına dahil edildi ve bu durumunu
Cumhuriyet döneminde müstakil vilâyet olana
kadar sürdürdü. 1891de Giresunun üç nahiye,
140 köy ve on dört mahallesi olduğu
belirtilmiştir. Aynı yıllarda V. Cuinet 51.
704 müslüman, 12.322si Rum, 938si Ermeniden
ibaret kaza nüfusunu 64. 526 olarak verir;
kazada 157 cami, bir tekke, 764 dükkân, yirmi
dokuz han, 146 köy bulunduğunu yazar. 1893te
ise bu üç nahiyeden oluşan Giresunda
61.196sı müslüman, 12.322si Rum, 1445i
Ermeni 74.963 kişi vardı. 1900de nüfus
80.000i bulmuş, nüfus oranları ise hemen
hemen aynı kalmıştır.
Cumhuriyet
döneminde vilâyet haline getirilen Giresun
Şebinkarahisarın da bağlanması ile güneye
doğru genişleyerek tarihî sınırlarını
aşmıştır. Giresun şehrinin merkez olduğu
Giresun ili bugün Trabzon, Gümüşhane,
Erzincan, Sivas ve Ordu illeriyle
kuşatılmıştır. Merkez ilçe dışında Alucra,
Bulancak, Çamoluk, Çanakçı, Dereli, Doğankent,
Espiye, Eynesil, Görele, Güce, Keşap, Piraziz,
Şebinkarahisar, Tirebolu ve Yağlıdere olmak
üzere on beş ilçeye ayrılmıştır. 6934 km²
genişliğindeki Giresun ilinin 1990 sayımına
göre nüfusu 499.087, nüfus yoğunluğu ise 72
idi.
Milli Mücadele Yıllarında Giresun
YARBAY TOPAL OSMAN AĞA
Osman
Ağa, Giresun'un Hacıhüseyin mahallesindeki
köklü bir aile olan Feridunzadeler'dendir.
Annesi Zeynep hanımdır. Osman Ağa
ticaretle uğraşırken 1912 yılında Balkan
savaşı başlamış, babası askerlik bedelini
ödediği halde o, gönüllü bir birlik
oluşturarak savaşa katılmıştır.
Başarılarından dolayı yarbaylık rütbesine
kadar yükselmiştir. Bu savaşlarda sağ
ayağından ağır bir şekilde yaralanmış,
tedavisinden sonra "GAZİ" ünvanı alarak
Giresun'a geri dönmüştür. I.Dünya Savaşına
katılmış, Ruslara karşı Batum ve Harşıt'ta
çarpışmıştır. Osman Ağa'nın gönüllü taburu
rusların Harşıt çayını geçmesine mani
olmuş, Tirebolu'nun işgalini önlemiştir.
I.Dünya Savaşındaki bu birliğin adı
"Teşkilatı Mahsusa" dır.
Mondros Mütarekesinden sonra Belediye
Başkanı olan Osman Ağa, burada 400 yıl
sulh içinde yaşayan Rum ve Ermenilerin,
işgali çeteler kurarak çabuklaştırıcı
çalışmalara başlamaları üzerine, gönüllü
birliği ile bu işgal çabalarının belini
kırmıştır. Rum ve Ermeni işgalci çeteler,
Osmanlı hükümeti nezdinde lobi
oluşturarak, Osman Ağa'yı tehcir
işlerinden sorumlu göstermişler, yakalama
emri çıkartmışlardır. Bu olay üzerine
Osman Ağa, Şebinkarahisar bölgesine
yerleşmiştir.
8 Mayıs 1919 tarihinde Yunan Kızılhaç
heyetini taşıyan bir Yunan gemisi
Giresun'a gelir. Heyet 11 Mayıs 1919
tarihinde Taşkışla'ya beyaz renkli Yunan
Kızılhaç bayrağını, daha da ileriye gidip,
5 Haziran tarihinde Pontus bayrağını
asarlar. Bunun üzerine Osman Ağa harekete
geçer, işgal bayraklarını indirip, yerine
Türk bayrağı asar.
Aynı yıl Temmuz ayı içinde Osmanlı
Hükümeti tarafından affedilen Osman Ağa,
İzmir ilinin Yunanlılar tarafından işgali
üzerine, 17 Mayıs 1919'da Giresun'da büyük
bir miting düzenlemiş, işgali protesto
etmiştir.
Gazi Osman Ağa'nın büyük önder Mustafa
Kemal ATATÜRK ile ilk buluşması 29 Mayıs
1919 günü Havza'da gerçekleşmiştir. Bu
buluşmadan sonra sadece ondan aldığı
emirlerden güç alarak daha rahat hareket
etmeye başlamıştır.
Müdafai Milliye Cemiyetinin kurulmasını da
sağlayan Osman Ağa, Erzurum kongresi için
Ali Naci Duyduk ve İbrahim Hamdi Beyi
temsilci göndermiştir. Kars'ta görev yapan
birlik yine Osman Ağa'nın önderliğinde
kurulmuştur. 12 Kasım 1920'de Atatürk ile
yeniden buluşan Osman Ağa, onun isteği
üzerine önce 10 kişilik daha sonra da 100
kişilik bir muhafız grubunu Ankara'ya
göndermiştir.
Milli şuurun oluşması ve harekete geçmesi
için Giresun'da Gedikkaya isimli bir de
gazete çıkaran Osman Ağa, Giresun Belediye
Başkanı sıfatıyla Kasım 1920'de Ankara'ya
gitmiş, 12 Ocak 1921 tarihinden itibaren
de 42. Ve 47. Alayların kurulması
çalışmalarına başlamıştır.
Gazi Osman Ağa komutasındaki 47. Gönüllü
Alayı Mart 1921'deki Koçgiri Ayaklanmasını
bastırmıştır. Osman Ağa komutasındaki bu
alay ve Hüseyin Avni Alpaslan
komutasındaki 42. Alay Sakarya Savaşında
büyük bir kahramanlık ve cesaret örneği
vermiştir. 42. Alayın büyük bir kısmı
komutanları Hüseyin Avni Alpaslan ile
birlikte şehit düşmüştür.
Savaştan kısa bir süre sonra, Gazi Osman
Ağa, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Beyin
ölümünden sorumlu tutulmuş, 2 Nisan
1923'te çıkan bir çatışmada henüz 40
yaşındayken vefat etmiştir.
Gönüllü Alayı ile birlikte Ankara'ya
vardığı zaman kendisini karşılayan
milletvekillerine yaptığı konuşmada: "Ben
bu millet uğruna bacağımı kaybettim.
Düşmanı denize dökünceye kadar, icab
ederse sedye üzerinde muharebe edeceğime
alayımla birlikte yemin ediyorum." Diyerek
yüreğinde nasıl bir vatan sevgisi
bulunduğunu açık bir şekilde göstermiştir.
Mezarı Giresun Kalesindedir. Yarbay Topal
Osman Ağa ve Giresun Gönüllüleri
hatırasına Giresun Valiliği tarafından
1999 yılında Kuva-yi Milliye ve Osman Ağa
Müzesi açılmış olup, bu müze ilimiz Kültür
Sitesi binasında hizmet vermektedir.
ŞEHİT BİNBAŞI HÜSEYİN AVNİ ALPARSLAN
Hüseyin Avni Alparslan 1877 yılına
Tirebolu'da doğdu.
1899 yılında Harp okuluna giren Hüseyin
Avni ALPARSLAN, piyade teğmen olarak bu
okulu bitirdi. 1903 ve 1904 yıllarında
Trakya'da faaliyet gösteren Rum ve Bulgar
komitacılara karşı bu bölgede yaşayan
halkı korumaya çalıştı. 1912 yılında
Balkan Savaşlarına katıldı.
Birinci Dünya Savaşında, Şark Cephesinde
bölük ve tabur komutanlığı yaptı. Daha
sonra Giresun Askerlik Şubesi Başkanlığına
atandı. Bu görevle birlikte Giresun
Kaymakamlığını da birlikte yürüttü. 1919
yılında Rum çetelerinin yürüttüğü
faaliyetlere karşı, Giresun Gönüllü
Alaylarının teşekkülünde önemli hizmetleri
oldu. Daha sonra 42. Gönüllü Alay
Komutanlığına getirildi.
42. Alay Komutanı olarak, Samsun ve
çevresi ile Karadeniz kıyı şeridinin iç
kesimlerinde katliam yapan Rum çetelerini
etkisiz hale getirdi.
Hüseyin Avni ALPARSLAN, istiklal savaşında
sadece kılıcıyla hizmet etmeyip, aynı
zamanda yazılarıyla da Türk halkını
aydınlatan bir yazar olmuştur. Giresun'da
Askerlik Şubesi Başkanlığı sırasında, Türk
dili ve kültürü hakkında yazılar
yazmıştır.
Komutanı olduğu 42. Gönüllü Alayının
başında Sakarya Meydan Savaşına katılan
Hüseyin Avni ALPARSLAN, bu savaş sırasında
30 Ağustos 1921 günü şehit oldu...
|